Ana Sayfa

ORGANİZASYON

 

Tarımda Eğitim başlıklı yazımda yetiştirici, aracı, tüketiciyi aynı eksen üzerinde buluşturmanın yollarını aramaktan söz etmiş ve bunun hayvancılıkta çok daha kolay olacağını söylemiştim. Bunun yapılabilmesinin şartlarını birlikte gözden geçirelim.

Gözden geçirmeye her şeyden önce konumuz olan hayvanı inceleyerek başlayalım: Etinden ve sütünden faydalandığımız inek ve koyun geviş getiren ve yiyecek zincirinin son halkası selülozu sindirip, besin zincirinin en mükemmellerinden et ve süte çeviren canlı bir fabrika gibidirler. Bu fabrikanın ham maddesi de selüloz olmak mecburiyetindedir. Ülkemizde, devletin de başını çektiği bir yanlış uygulama ile tahıldan yapılan kesif yemle hayvan besiciliği dünyanın en yüksek maliyetli üretimine yol açmıştır.

İşkembeli hayvanların beslenmesinde temel olan selüloz esaslı yemlerin en kullanışlısı ve en düşük maliyetlisi silajdır. Silajın da hububat ülkesi Türkiye’de en ucuzu arpa, yulaf, çavdar ve buğdaydan yapılır. Tahıl, ülkemizin her tarafında yetiştiğine göre, tahıl silajıyla da ülkemizin her tarafında karlı hayvancılık yapmak mümkündür.

Bütün bu imkanlara rağmen Türkiye hayvansal ürünlerin tüketici yönünden en pahalı, buna mukabil üreticisinin de kazanamamaktan şikayet ederek başka ülkelere göç etmeye çalıştığı bir mutsuz insanlar diyarı. İnsanlarına yeteri kadar gıda maddesi üretemeyen, bir zamanların kendi kendine yeten yedi ülkesinden biri denilen, nüfusunun % 48’i köylü olan bir tarım ülkesinde sorunun temelinde pek çok yanlışlıkların bulunduğu bir gerçek.

Her şeyi Devlet Babadan bekleme afyonuyla uyuşmuş halkımızın silkinip kendine gelmesi ve tarihteki eski başarılarını tekrarlaması, ancak elini taşın altına koyan, bir bakıma ilminin zekat mesuliyetini duyan eğitim gönüllülerinin gayretiyle olacaktır. Çiftçimizin devamlı eğitimi, devamlı üretim ve devamlı maddi, mali kaynakla mümkündür. Tahıl, sebze, meyve ve sanayi tarım ürünleri üretimi hep kesintilidir. Devamlılık arz eden üretim ve gelir hayvancılık sektöründedir. Gerek devamlılık gerek karlılık sebebiyle eğitime pay ayırabilecek tek tarım sektörü hayvancılıktır.

Sektörün ürünleri olan süt ve etin arzı, talebi karşılayamamakta –birleşik havuz misali– talebi, ithalat yasaklarına rağmen, kaçak girişler karşılamaktadır. Bu, verem olduğu için iyi beslenmesi ama karaciğeri bozuk olduğu için perhiz yapması gereken bir hastanın tedavisi gibi imkansız bir tablonun giderek ağırlaşmasına sebep olmaktadır.

Tarımın ve hayvancılığımızın çöküşünün pek çok sebebi vardır. Ama temelde birbirine bağlı iki etken baş rolü oynamaktadır. Miras hukukundan kaynaklanan parçalanarak küçülme, küçülmenin yarattığı güçsüzlük,zayıflıktır. Bu iki faktör makineleşmeyi engellemekte, makineleşme olmadıkça da bol ve ucuz üretim imkansızlaşmaktadır.

Güçsüzlük ve zayıflığı yenmenin çaresi güçleri birleştirmektir. Bu ise toplumun en cahil kesiminin becerebileceği bir iş değildir. Bu güne kadar devletten beklenen bu fonksiyon yerine getirilememiş,hatta birleşme –toplum mühendislerinin zorlamaları- zararlı neticeler yaratmıştır. Birleşme, ortak iş görme beceri ve kültürü gelişememiş,”onunla ortak mı? ben onunla kenefe bile gitmem” diyen bu memleketin insanı. Bu insanlardan benliği alıp birlikte güçlenip başarmanın, gayret ve çalışmanın fazilet ve faydalarını anlatacak olanlar da ancak eğitim gönüllüleri olacaktır.

Eğitim gönüllülerini desteklemek bu sahada çalışan, ekmek yiyen,faydalanan esnaf,tüccar ve hizmet erbabına düşer. Eğitim, bu kitle ile üretici ve tüketiciyi makul ölçülerde anlaşmayı sağlayacak organizasyonun da temeli olabilir. Devletin eğitim ve organize etme kabiliyeti yoktur. Çünkü memurun başarı veya başarısızlıkta mükafat veya cezası söz konusu değildir.

Hayvancılık ürünlerinden et ve süt ile bunlardan yapılan sucuk, pastırma,salam,kavurma ile sütten yapılan peynir, yoğurt,ayran,tereyağı, lor yanında tali ürünler olan sakatat, deri ve kemik işleri ile uğraşan esnaf, tüccar, en büyük derdi düzenli,kaliteli,bol ve ucuz mal bulmaktır.

Modern toplumda "üreticiden tüketiciye" sloganı bir fantezidir. Bir kilo domatesin bile üreticiden tüketiciye intikali bir çok aracı ile mümkündür. Toplum mühendislerimiz kooperatiflerle bu sorunu çözme fantezileriyle nice hayalleri yıkmış, birleşmenin güç değil ihtilaf kaynağı olduğu kanaatinin doğmasına ve en ufak ortaklıkların bile kurulmasına mani olmuştur. Bunun yanında ürünlerinin özelliği ve organizasyon yoluyla marka olan Anzer balı yanında gittikçe gözden düşen, doğunun otlu tulum peyniri, Urfa’nın yağı, Antep’in bulama ve pekmezi sayabileceğimiz markalardandır.

Hazırlama ve pişirme teknikleri ile bir çok yiyeceğe lezzet katmak ve tüketimini arttırmak mümkündür. Ancak, benim gibi ağzının tadı kalmamışlara bile yeme zevki veren katkısız et ve peynirleri, süt, yoğurt ve ayranı, yıldızı bol otellere servis yapacak bir organizasyon köylümüze ve ülke turizmine neler kazandırabilir ? Bu istikrarlı, dikkatli, eğitimli, marka olma sabır ve azmini gösterebilenlerin eseri olabilir.

İşleyecek süt kalmadığından kapanan mandıraları, teknoloji ve sermaye üstünlükleri ile tamamen silen süt fabrikaları, sokak sütçüsünden başka rakip bırakmadı. Marmara Bölgesinde 330 bin liraya alınan günlük şişe süt 1,2 milyon, en ucuz yoğurt 1,5 milyon lira . Bu durumda sokak sütçüsünün 500 bin liralık fiyatı da ona yaşama şansı veriyor. Mart 2002 ‘de toptan 2,9 milyon, perakende 4,8 milyon olan dana eti üç ay sonra toptan 5,5 milyona, perakende 10 milyona yükselmiş bulunuyor. Halk için değil et, ekmek almanın zorlaştığı bu günlerde etin bu derece yükselmesi hayvancılığımızın tamamen dibe vurduğunun göstergesi bence. Senelerce hayvancılık yapın dediğim kimseler tarafından haklılığımın teslimi beni mutlu etmiyor.

Rekor kıran turizmimizin et ihtiyacını kim karşılayacak ? Lezzet ve kalite standardı olmayan etlerle turist mutfaklarımız, turisti bir daha gelmeye razı edebilecek mi ? Yine fiyat farkı üç misline çıkan kanatlı-kırmızı et farkı fakir halkımızı tavuk etine razı ediyor. Ama, bu fark bir senedir var olma mücadelesi veren tavukçumuzun da kurtuluşuna vesile oluyor.

Talebi olmayan arzın,üretimin hiçbir kıymeti yoktur. Et ve sütün talebi –modern dünya şartlarında yapılacak- bir üretimle uzun yıllar karşılanamaz. Yani kısacası, üretici yönünden devamlı bir karlılık söz konusudur. Ancak, dünya şartlarında üretim, makineleşmek, büyümekle mümkündür. Bu da kültür ve organizasyonu gerektirir.

Rantabilite ve karlılığı yakalayabilmek için “Fizibilite Denemesi” adlı yazımı okuyanlar makine, sabit yatırım ve sermaye ihtiyacını, karlılığın bunlara ne denli bağlı olduğunu hatırlayacaklardır. Köy şartlarına göre küçümsenmeyecek bir sermayenin gerektiği görülüyor.

Bursa – Yenişehir Çeltikçi köyünde gerçekleştirilen bir çalışmadan bahsetmek isterim. Köyün işlerinde başarılı, yenilik arayan tiplerinden beş kişi seneler önce İzmir fuarında bir silaj makinesi görür ve defalarca gidip seyreder ve temsilciyle sohbet ederler. Dönüşte güvendikleri bir ziraat mühendisinin teşvikiyle birlikte bu makineyi alırlar. Aralarında basit bir –gayrı-resmi – anlaşma yapan bu arkadaşlar, sonradan makine parkına pnömatik mibzer, rotatiller, ara çapa makinesi ilave ettiler. Bölgenin en iyi hayvancıları arasına giren bu arkadaşlar genişlettikleri makine parklarıyla diğer üretim sahasında da daha iyi neticeler aldıklarından bu köyde onlara benzeyen küçük makine ortaklıklarının doğmasına vesile oldular.

Çeltikçi Köylülerinin ortaya koyduğu model bir ışık olabilir. Hiç birinin tek başına alamayacağı makinelere sahip olmak onları farklı yaptı. Ama, hareket bir bakıma donmuş sayılır. Çünkü, diğer tarım üretimi değilse bile hayvancılığın tek çatı altında birleşmesi gerekirdi. Toplam sayısı yüzü bulmayan bu hayvanlara tek çatı altında bir kişi bakabilecekken beş kişi bakmakta ve diğer faaliyetlere daha az zaman ayırabilmekteler. Ayrıca aşı, ilaç, tedavi, pazarlama gibi konulardaki tek tek yapılan işler zaman ve maddi kayıplara yol açmaktadır. Kısacası ortaklık yalnızca makine kullanımıyla sınırlı kalmaktadır.

Çeltikçi Köylülerinin daha ileri safhaya geçmeleri ancak yol gösterecek lider, öğretmen, hatta profesyonel yöneticilere ihtiyaç vardır. Alman GTZ teşkilatının ülkemizdeki tatbikatlarının da bize ışık tutacak örnekleri var. Tarım Bakanlığının bazı yersiz müdahaleleri olmasa belki daha da faydalı neticeler alınabilir. Mesela çalıştırılan Ziraat Mühendisi, veteriner veya profesyonel idarecilerin maaşları ortaklar tarafından verildiği için bu kimselerin başarılı olmalarını sağlıyor. Dolayısıyla en iyi ve en faydalıyı teşvik etme imkanı doğuyor.

Bundan on –on beş yıl kadar evvel –o zaman tek olan- TRT televizyonunda arazi toplulaştırmasıyla ilgili bir programı seyrederken yapımcı hanım televizyoncu, toplulaştırma yapılan köyün ileri gelenlerinden olduğu anlaşılan, hoş sohbet bir ihtiyarla konuşuyordu:

- Mehmet Amca arazin kaç dönüm, kaç parçaydı ? Şimdi kaç parçaya düştü?

  • Arazim 230 dönüm, 32 parçaydı, şimdi 3 parçaya indi.
  • Herhalde bu işten memnunsunuz ?
  • Olmaz mıyız gızım, hem de pek memnunuz.

Tam bunlar konuşulurken beş-altı yaşlarında bir çocuk “dede, dede “ diyerek Mehmet amcanın yanına geldi. Mehmet amca:

  • Kerata gene evden kaçtın he, diyerek torununu kucağına aldı.
  • Torun galiba Mehmet Amca, diyen televizyoncuya
  • He ya gızım, dedi. Televizyoncunun birden aklına geldi.
  • Mehmet Amca kaç çocuğun, kaç torunun var?
  • Hepsi de evli üç oğlum, iki de gızım var. Allah bağışlasın 28 tane de torunum var. Televizyoncu hanım kekeleyerek:
  • Ne, yani, bir nesil sonra bu araziler en azından 28’e mi bölünecek? Yani bütün bu uğraşlar, senelerce süren hukuki mücadele, anlaşma çabaları torunlarınız tarafından yeniden mi yaşanacak? diyordu.

Arazi toplulaştırmasının yapıldığı nadir yerlerden biri olan Çeltikçi Köyü 4-5 sene süren çok çetin bir mücadeleden sonra bu mutluluğa erişebilmiştir. Meyveciliğin geliştiği yerlerde toplulaştırmanın yapılması hemen hemen imkansızlaşmaktadır. Kütahya köylerinde zaten kıt olan arazi parçalanmasından dolayı, köyler % 80 boşalmış, terkedilmiş evlerin yarı yıkık halleri insanı ürpertiyor. Terk edenlerin Baba ocağını satmaya direnmeleri çöküşü daha da arttırıyor.

Hayvancılık için kurulacak bir Birlik. Kooperatif veya bir şirket geçinemediği için Köyünü Terk edenlerin tarla,bağ, bahçe ve evlerini hisse karşılığı devir alsa kalanlar kadar gidenler de faydalanabilir.

Benim Köylüm, benim çiftçim diyerek hiçbir işe yaramayan teşviklerle devleti tüketen, söz cambazlarının uyuşturduğu, hep devletten destek ve yardım aldığından dünya şartlarında bol ve ucuz üretim yapma çare ve teknikleri öğretilmemiş % 48 köylü ile Avrupa Birliği’ne nasıl gireceğiz? Sayın Demirel 35 yıl sonra “Bu köylü nüfusuyla bir yere varmamız mümkün değildir” diyorlar. Bu söze ancak Günaydın denebilir.

Avrupa’nın % 18 ile tarım nüfusu en kalabalık ülkesi olan İspanya bu oranı % 8’e indirdikten sonra rahat etti. Yani biz bu günkü nüfusumuzun % 40’ını indirebilirsek rahata erebileceğiz. Bu durumda işimiz hayli zor. Ancak bir yerlerden başlamamız gerekiyor.

Üretim kadar pazarlama da köylünün sorunu. Hatta en büyük sorunu. Değerlendirememe, aldatılma korkusu, köylünün kabusu. Devletin bir zamanlar köylüyü korumak için kurduğu Tarım Satış Kooperatif ve Birlikleri, zamanla bürokrasinin ve siyasilerin oyuncağı, arpalığı olmuştur. Ankara’daki memurun umurunda mı köylünün pamuğu, üzümü, inciri, fındık veya eti ? Özerkleştirme palavrasından sonra bile kooperatif kadrolarına genel müdür,müdür atama isteklerine verilen menfi cevaplar sebebiyle yüz binlerce ortağın alın teriyle bu günlere gelen Tarişbank’ın başına gelenler biliniyor.

4 temmuz tarihli Zaman gazetesinde Burdur-Ağlasun Yeşilbaş köyünden kiraz ihracatı haberi vardı. Bu köyün kirazı İngiltere Kraliçesinin sofrasına girmiş. Talep İngiltere’den, karşılayan ihracatçı firma. Tarımda Eğitim yazımda Alara firmasını anlatırken kiraza değinmiştim. Eğer pazarlama işini yapan yoksa sizin ürününüz beş para etmez. “ Kazancın onda dokuzu ticarettedir” diyen Peygamber ne güzel söylemiş.

Geçenlerde, imalatını yaptığım zeytin makinelerinden sattığım Mudanya Yörük Ali Köyünde zeytin üreticilerini verdiği çeklerle dolandıran birinin haberi vardı. Marmara Birlik gibi köklü bir kuruluşun bulunduğu bir yerde zeytincinin zeytinini kendisinin pazarlamasında sorgulanacak sorunlar vardır. Üreticiye tepeden bakmayan onun mağduriyetinin sonunda kendisine döneceğini düşünen ticaret erbabını buluşturacak, devamlılık ve istikrar sağlayan çözümler bulunmalıdır.

Sözlerimi toparlayacak olursak, devamlılık ve karlılık sebebiyle hayvancılık köylümüzün kurtuluş sektörüdür. Ancak, teşkilatlanma, birleşerek iş görme becerisinden yoksun –toplumun en cahil- kesiminin bir lider, önder kuruluşa ihtiyacı vardır. Lider, önder kuruluş bu sahada çalışan esnaf, tüccar, hizmet erbabı ve aydın, münevver eğitim gönüllüleriyle kurulabilir.

Suya atılan taş misali yayılan dalgalar, yeni taşlarla çoğalacaktır. İlk taşın isabeti, görsel eğitimi de başlatacak, yeni başlangıçlara vesile olacaktır. Teşhislerimin ve tedavi metodumun yanlışlığını ispat edebileceklere sözüm yok. Aksi halde denemekten, başlamaktan başka çaremiz yok.

Ülkemizde hayvansal ürünlerin en büyük pazarı olan İstanbul, Ankara gibi merkezlere yakın kurulacak ilk çiftlikler, yakın çevre kasaba ve köylerin okulu olacak, Konya, Sivas, Erzurum, Kars, Ağrı, Urfa, Antep, Adana’ya yayılarak bütün ülkeyi saracaktır. Hayal etmeden yapmak mümkün mü?

Organizasyonlar için kullanılacak yöntemler tartışılabilir. Vakıf, anonim şirket, çeşitli kooperatif modelleri ve GTZ modelindeki üretici birlikleri çeşitli safha ve yörelerde kullanılabilir. Bu organizasyonların makine ve ekipman yardımlaşmaları, piyasa ve pazarlama, işleme, dağıtım konularında ekonomi, finans, eğitim, birlikteliğini sağlayacak bir üst kuruluş zamanla teşekkül edecektir.

Kurulacak çiftliklerin silaj makine parkını çeşitli Avrupa ülkelerinden kullanılmış çok çeşitli makinelerle yapmak ileride yerli sanayiye model olması bakımından faydalı olur sanıyorum. Silaj ve hayvancılık makine ve alet, ekipman sanayii, alıcısı fakir olduğu için gelişememiş, hele araştırma, geliştirme konularına hiç girmemiş çeşitli yollardan giren numuneleri taklitten öteye geçememişlerdir.

Fizibilite Denemesi yazımda bahsettiğim entegre tam teşekküllü bir çiftlik civarındaki köylerde az sayıda amma, anlaşabilen kimseler arasındaki ortaklıkların kuracağı küçük çiftlikler ana çiftliğin makine parkından istifade edecekleri için sermaye desteği görmüş olacaklardır. Sabit yatırımlar randıman hesabı sebebiyle asgari 100 baş inek besleme ölçüsüne uymaları gerekmeyecektir. Ayrıca ana çiftliğin kurucuları arasındaki esnaf ve tüccarın % 10 gibi ayrıca köy işletmelerine şahsen veya ana çiftlik olarak sermaye koymaları organik bağ sebebiyle teşvik bakımından faydalı olacaktır.

1997’deki ilk yazımda silaj makineleri hakkında verdiğim bir tabloyu aşağıya alıyorum:

 

Yıllar

1994

1995

1996

Kamu Makinesi

30

35

39

Özel Şahıs Makinesi

21

110

211

Köy Sayısı

204

256

295

Üretici Sayısı

1.273

2.767

3.692

Mısır Silajı (Ton)

76.944

134.327

196.110

Hububat Silajı

3.683

8.590

15.452

Silaj Toplamı

80.627

142.917

211.562

Makine Başına Verim

1.580

985

846

 

Silaj yapımının başlandığı ilk yıllarda yalnız Tarım İl müdürlüğünün çeşitli kaynaklardan edindiği makinelere, hemen güçlü çiftçilerin aldığı silaj makineleri devreye girdi. 1994 yılında 204 köyde 1273 üreticinin 80627 ton silaj yaptığı ve makine başına 1580 tona ulaşıldığı görülüyor. 1996’da özel şahıs makinesinin 10 kat artmasına rağmen makine başına verimin 846 tona düştüğü gözleniyor. Bu demektir ki özel şahıs makineleri organizasyonsuzluk sebebiyle randımansız çalışmakta, belki bir iki akraba veya arkadaşın silajı yapılmaktadır. Köy sayısı 204’ten 295’e çıkarak % 144, üretici sayısı 1273’ten 3692’ye ulaşarak, % 290 artmıştır.

Köylünün çalışma ile problemi yoktur. “Paranın ucunu göstermeye görün, yetiştirmeyeceği şey yoktur” diyen tavukçuluk kursu hocamızın sözünü bir daha yad ediyorum.

Ancak, köylünün üretimden çok, belki de en çok zorlandığı konu pazarlamadır. İşte burada devreye girecek olan da ana ve tali çiftliklerin üzerinde –belki de üretici ve aracı teşekküllerin- veya hepsinin ortak olabileceği pazarlama, dağıtım işlerini yapacak bir organizasyon gerekecektir.

Böyle bir organizasyon, yalnız hayvancılık eğitimiyle yetinmeyecek; köylerin, mahallin diğer üretim sorunlarını ve bu üretimi yapanların maddi ve manevi kalkınmalarına faydalı olacaktır. Şehre göçün sağlıklı, düzenli olması, manevi ve ailevi sorunlara yol açmaması için böylesine bir organizasyona muhtacız. Pazarlama teşkilatı olmadığından, yalnız ülkemizde değil, dünyada marka olabilecek nice sebze, meyve ve hayvansal ürünlerimizin ortaya çıkacağını hayal edebiliyor musunuz ?

Üst kuruluşun düzenleyeceği bir takvimle nisan başlarında Güneydoğu Anadolu’dan başlayacak, Ege, Marmara ve orta Anadolu’dan sonra Doğu Anadolu’nun Erzurum, Kars, Ağrı yaylalarının tahıl silajını haziran sonuna kadar tamamlayarak tam randımanlı bir makine kullanma şekliyle mükemmel bir randıman, verimlilik örneğine imza atacaktır.

Hayvancılığın merkezi sayılabilecek Doğu Anadolu civarında kurulacak çiftlikler, Orta ve Batı Anadolu’nun besici bölgelerinin besi materyali olan dana sevk ambarları olduğu gibi, koyuncu yörelerin, şehirlerimizin kurbanlık merkezleri olacağı düşünülebilir.

Gerek hayvancılık, gerek diğer tarım konularındaki eğitim faaliyetleri sahasının en iyileri tarafından yapılacak program, slayt, film, video kaset ve konferanslarla çok ucuz, ama çok faydalı sonuçlar verebilir. Yetiştirilen ürünlerin kalitesi yükseltildiği gibi işleme –kurutma, öğütme, konserve, şoklama, reçel - şekilleriyle gelir arttırıcı eğitimler verilebilir. Köy nüfusunun, istatistiklerde çalışan, meslek sahibi oldukları görülür. Aslında köy nüfusunun çoğunluğu gizli işsizdir. Bu gizli işsizlere verilecek eğitimle kar getirecek, faydalı meslekler öğretilebilir. Mesela, hediyelik eşya, oyuncak imalatı, bazı el aletleri, müzik aletleri, deri ve çanta işleri gibi. İmalat sanayiinin parça ihtiyacını karşılayacak torna, planya, freze gibi bazı makinelerle gençlerin meslek edinmeleri sağlanır, şehre göçün şehirler üzerindeki menfi baskısı da bir müddet tehir edilmiş olur.

Kuruluşunda ortak olduğum ateş tuğlası fabrikasında, imalattan sorumlu ortağımız, Japonya’daki bir tatbikatı anlatmıştı: Sabahın çok erken saatlerinde “İmalat Bölgesine gidiyoruz “ diyerek bizi uyandırdılar. Saatler süren bir yolculuktan sonra indiğimiz bir Japon köyünde biz fabrika bina ve baca sormaya başladık. Burası imalat bölgesi, fabrika değil diyerek, kapısını çaldıkları bir eve bizi soktular. Eksiksiz uygulanan Japon seremonilerinden sonra kapıyı açan ihtiyar Japon bizdeki el kumandalı matkap tezgahlarına benzeyen tezgahına oturarak yanında evvelce kesilmiş çamurları el presine koyarak bildiğimiz elektrik duyu basıyordu. Biraz sonra ev işlerini tamamlayan eşi de tezgahına oturdu. İşi biten gelin, oğul ve onların çocukları tezgahlarının başına geçerek çalışmaya başlıyorlardı. Bütün köyün bu elektrik duylarını bastığını, kendi tabii halinde bodrumlarda kuruduğundan kılcal çatlamalar yapmayan bu imalatın hiç arıza yapmadığını söylediler. Temsilcinin verdiği haber üzerine gelen nakliye aracı kurumuş yarı mamulleri pişirilmek üzere fırınlara götürüyormuş. Diğer ülkelerde olduğu gibi bizde de bütün imalat safhaları fabrikada yapılır. Dolayısıyla kurutma işlemi de enerji ve özel kurutma fırınları kurularak yapılır. Ancak, seramik sanayiinin yumuşak karnı kurutma sırasında meydana gelecek gözle olduğu kadar aletlerle de tespit edilemeyen kılcal çatlamalar sebebiyle pişirildikten sonra anlaşılan sakat mamullerin imhasıdır. Kuytu, izbe yerlerde tabii halde kurutulan imalatta bu kusurlar sıfıra yaklaşıyormuş. Öyle ki Amerikalılar bile uzay araçlarının dış cephesini dünyaya dönüş sırasındaki havayla sürtünmesinden meydana gelen ısıyı önlemek üzere Japonya’da dört – beş yılda ışık girmeyen yerlerde kurutulmuş seramik levhalarla kaplıyormuş. Boş vakitleri değerlendirmek üzere bulunan ne güzel bir organizasyon.

Geçenlerde Bursa fuarcılık kompleksinde birincisi düzenlenen 1. Bursa Tarım Fuarına herkesin hayret ettiği derecede bir ilgi vardı. Kurum ve firma düzeyinde olduğu kadar, köylü ilgi ve katılımı –bütün ülkeden – fevkaladeydi. Hepsi de çok iyi hazırlanmış yüzlerce firma içinde, benim en çok ilgimi çeken Yaşar gurubunun Bio Farm firmasıydı.

Fizibilite Denemesi başlıklı yazımın sonlarında bahsettiğim hayvan gübresi, kıymeti bilinmediği için tezek olarak yakacak maddesi olmuştur. O yazımda da bir nebze bahsettiğim gibi tarım ve hayvancılık bir mikro organizma ilmidir. Hayvan işkembesinin milimetre küpünde on altı ila yirmi beş milyar mikro organizma tespit edilmiştir. İçinde bulunan gübre ana maddeleri itibariyle suni gübreye nazaran çok zayıf olan hayvan gübresindeki mikro organizma olmadıkça bitkilerin besin maddelerini topraktan alması imkansızdır. Hayvan gübresi için Anadolu’da bir söz vardır. Babam yalan söyler, gübre yalan söylemez denir. Avrupalı tabii gıdada o kadar ileri gitmiştir ki mükemmel laboratuarlar ile sınırlarda yaptıkları testlerle aşırı suni gübrelerle yetiştirilen tarım ürünlerini geri çevirmeye başlamışlardır. Son yıllarda salçada yaşanan iade ve sipariş iptalleri aşırı azot ve fosfat yüklenmelerinden ileri gelmektedir.

Tabii gübre ile yetiştirilen tarım ürünlerinin ihracı gittikçe değerlenmektedir. Bu sebeple biyogaz tesislerinde mikro organizma miktarı milimetre küpünde altmış milyara çıkarılan biyogaz gübresinin değeri çoktur. Yaşar gurubunun Pınar şubesi bağlı çiftliklerin hayvan gübrelerini makine ile bio gübreye çeviren bir tesis kurmuş. Devlet çiftliklerinde yapılan biyogaz havuzları ve bilgisiz birilerinin hevesiyle çok büyük masraflarla özel çelikten kurulan, ancak hiçbir işe yaramayan Aytaç biyogaz tesisleri haricinde, işe yarar ilk tesis olması bakımından Pınar’ı tebrik etmek gerekir.

Köylerde kurulacak 50-60 ineklik çiftliklerde köyün ısınma ve elektrik ihtiyacı karşılandığı gibi mikro organizma değeri itibariyle dört misli hayvan gübresi üretilmiş olur. Biyo–gübre ile seralarda fevkalade güzel, albenili iç ve dış mekan çiçek ve süs bitkileri üretilebilir. Şahısların bu sistemleri kurmaları imkansız gibidir. Ama, ilim erbabının plan ve projeleriyle bu tesisler ortaklıklar tarafından kurulabilir.

Bugün ülkemizde ve dışarıda ünlenen marka olmuş eğitim kurumları Anadolu insanının gayretleriyle kuruldu. Onların gayretleriyle faaliyetlerini sürdürüyor. Yani devamlı himmet ve katkı ile ayakta duran bu teşebbüsler ülke Milli Eğitiminin çok cüzi bir parçası olmasına rağmen Türk milli eğitimine doğru ve kaliteli eğitimin örneklerini vererek büyük katkıda bulunmuşlardır.

Siyasilerin seçimden seçime hatırladığı köylünün, eğitimini devletten beklemek boştur. Zor ve meşakkatli bu işin yapılabilmesi devamlı, istikrarlı mali kaynakları gerektirir. Tarımda devamlılık arz eden işlerin başında gelen hayvancılıkta bu eğitime katkı sağlayacak imkan vardır.

Alev Alatlı’nın geçenlerde Zaman gazetesindeki Çentikleme yazısını okuyunca bilmeden bu usulü uyguladığımı anladım. Yazılarımda vermeye çalıştığım misaller birer çentikleme.

Nüfusunun % 48’i köylü olduğu halde hayvansal ürünleri en pahalı olan bir ülkede, şöyle veya böyle bu oranı düşürdüğümüz zaman artacak tüketici sayısı bu ürünlerin daha da pahalanmasına neden olacaktır. Eğer üretim arttırılabilirse meydana gelecek artık değer sanayi ve hizmet sektörlerine kaynak yaratacaktır.

Tarım kesimini kurtarmak, ülkeyi kurtarmak gibidir. Hacca niyet eden karınca misali, başaramasak bile, bu uğurda beyin sancısı çekmeğe değer diyenleri beyin sancısına davet ediyorum.

 

Saygılarımla,

Salih MERT