Ana Sayfa

TARIMDA EĞİTİM SEFERBERLİĞİ


(İlgili yetkiliye veya yetkili ilgiliye)

GİRİŞ

Erdoğan hükümeti ile başlayan tarımdaki bazı hareketler, doğal olarak tartışmaları beraberinde getiriyor. Avrupa Birliği’ne girişte bizi en çok zorlayacak konuların başında gelen tarım ciddi endişelere yol açmaktadır.

Günübirlik çözümler peşinde koşan eski siyasilerin tarımı getirdikleri nokta içler acısıdır. Zaten kıt olan Devlet kaynaklarını yanlış yönlendirmelerle tüketmemize rağmen ne üretimimiz arttı, ne çiftçimizin karnı doydu, ne de vatandaş ucuz gıda maddelerine ulaşabildi.

Avrupa Birliğinde tarımda çalışan nüfusun % 4’lere , ABD’de %1,5‘lara inmesine rağmen tarım üretiminde fazlalık elde ederek ihraç etmelerini yalnızca yapılan desteklerle izaha çalışmak abesle iştigaldir. Şüphesiz desteklerin rolü inkar edilemez. Ülkemiz şartlarına göre yaptığımız destekler az fedakarlık mıdır?

98,5 Amerika’lının  1,5 Amerikalıyı, 96 Avrupalının 4 Avrupalıyı bal-kaymakla beslemesi çok kolay. Bizde ,bazı istatistiklere göre, %35, bana göre en az %45 tarım nüfusunun geçimini diğer gelir grupları üstüne yıkmak mümkün değildir. Kaldı ki zaten imkanlarımız tükendi, deniz bitti.

Yapılan fedakarlıkların netice vermesi halinde fedakarlığa devam etmeye kimse itiraz edemez. Gelin görün ki halkımız, en pahalı et, en pahalı süt, en pahalı ekmeği yemekte, veya yiyememektedir. Bir tarım ülkesinde bu pahalılığı, hem de kendisi de açlık sınırında yaşayan çiftçinin kusuru görmek mümkün değildir.

Avrupa Birliğinde fert başına düşen sivil toplum kuruluşlarının sayısı 6,1’dir. Bizde bu sayının binde bir bile olduğunu sanmıyorum. Hele tarım kesiminde bu sayı on binde birlere iner. Çünkü –haydi onu da sivil toplum kuruluşlarından sayalım-Ziraat Odalarına kayıtlı çiftçi sayısı bile hakiki sayının onda biri kadar bile yoktur.

Bütün dünya müşterek-demokratik-aklın en doğruya yakın akıl olduğunda hemfikirdir. Bizde ise Devlet-veya devleti temsil edenler- devleti koruma paranoyasıyla sivil toplum kuruluşlarına soğuk bakmış; düşman görmüştür. Bu sebepledir ki halkın bütün dertlerini sadece devlet çözer fikri öylesine perçinlenmiştir ki; devlet, baba bilinmiştir.


ÜRETİMLE BİLGİNİN İLİŞKİSİ

Hiç kimse sokaktan geçen birisine anahtarını vererek, arabasını teslim etmez.Yine hiç kimse sokaktan geçen birisini milyarlarca liralık makinesinin başına işçi olarak oturtmaz.Aklı başında kimse berber çırağına gönüllü tıraş olmaz.Herkes, araba şoförlüğü için ehliyet, işçilik için bonservis, tıraş için ustalık belgesi arar.

Medeni yaşamda meslekler ihtisası, ihtisas eğitimi zaruri kılmıştır.Rasyonel düşünce eğitimsiz üretimin mümkün olamayacağı varsayımıyla meslekler ve ara eleman ihtiyacına göre meslek eğitimleri  planlamıştır.

Bu gün ülkemizde de ticaret ve sanayide geldiğimiz nokta, bu konularda gerek okul, gerek kurs, gerek staj ve meslek içi eğitimlerle iyi-kötü yol aldığımızı görüyoruz. Öte taraftan, nasılsa uğraşanı bol, kendi aralarında rakibi çok diye olsa gerek; tarımda eğitim hiç düşünülmemiştir.

Bir yedek subay eğitim okulunda okul komutanı bir tercüme için şahsen tanıdığı, fakat adını hatırlamadığı birinin bulunması için “mühendisler içinde bunu tercüme edecek adamı bulun getirin” demiş. Emri alan, adayları, içtimada “mühendisler bir adım öne çıksın” komutuyla öne çıkanlara mühendisliklerini sorarak tercümeyi göstermeye başlamış. İnşaat, gemi, uçak ve hatta uzay mühendisleri tercümenin meslek bilgilerinin haricinde olduğunu söyleyerek elenmişler. Sıra kahramanımız Ziraat Mühendisine geldiğinde “sen ne mühendisisin” sorusuna “ziraat” cevabı üzerine “hadi be sen de, zurnanın zırt deliği” diyerek terslemiş. Okul komutanına tercümeyi yaptıracak adam bulunmadığını bildiren alt rütbeliye okul komutanı biraz düşündükten sonra tercümeyi yapabilecek şahsın “Hüsnü” adında biri olduğunu söyler. İçtimada Hüsnü adındakiler bir adım öne komutuyla öne çıkan kahramanımıza mütecessis gözlerle bakan alt rütbelinin “sen ne mühendisisin” sorusuna taşı gediğine koyarak cevap verir: ”Zurnanın zırt deliğinden, komutanım!”

Maalesef tarıma bakış açımız, toplumumuzda, mesleğinin en üst eğitimini almışlara bile pek farklı değildir.Bunun en başta gelen sebeplerinden biri Ziraat mühendislerinin toplumun en cahil, fakat en kalabalık kesimiyle haşır-neşir olmasıdır. Mebzul olanın değeri olmadığı gibi onunla uğraşanın da değeri olmuyor.

Bir çiftçi çocuğu olarak, Ziraat Mühendisi sıfatını hep yadırgamışımdır. Tarımın zorluklarını ve problemlerini yaşadıkça hakiki mühendisliğin tarımda olduğunu anladım. Tarımın, toprak,su, gübre, tohum, hava, suhunet, bitki cinsleri ve bunlarla ilgili pek çok bilinmeyenin çözümü, çok bilinmeyenli denklemlerden de zor bir mühendislik işi olduğunu anladım.

Mesleğinin en üst seviyesinde eğitim görmüş ziraat mühendislerinin dahi çözümünde zorlandığı tarımda çalışan, ama bir gün değil, bir saat dahi eğitim görmemiş çiftçilerimizin dünya şart , kalite ve miktarlarında üretim yapabilmeleri mümkün müdür?


TARIM EĞİTİMİNİN TARİHÇESİ

Çocukluğumuzda Ziraat Bakanlığının neşriyatı arasında çıkan, sebzecilik, meyvecilik, arıcılık gibi bazı kitapçıklar yanında Önder Çiftçi, 4 K projeleri saman alevi gibi başlayıp sönen eğitim çalışmaları yapılırdı.

Rahmetli Adnan Kahveci’nin başlattığı Bu Toprağın Sesi programı en uzun soluklusu olmuştur. Ancak TRT televizyonlarında bu programa ayrılan zaman, çiftçimize verilen değer gibi olmuş, ya sabahın köründe-saat altıda- veya gece yarısı.

Erdoğan hükümetinin uygulamaya koyduğu BİN KÖYE BİN ZİRAATÇİ projesi bu güne kadar ülkemizde ortaya atılan en kapsamlı tarım eğitimi programıdır. Ancak, bir çiftçi olarak eksik taraflarını, yanlışlıklarını da tenkit etmekten kendimi alamıyorum.

Türkiye, bin köye değil, kırk bin köye  sahip. Geridekilere ne zaman sıra gelecek ? Kaldı ki iyi bir ziraatçinin iyi bir eğitimci olması  her zaman mümkün müdür? Ülkemiz Ziraat Fakültelerinde eğitim standardı  ve terim birliği var mıdır?

Bir ara ortağım da olan Yüksek Ziraat Mühendisi makine bölümü mezunu arkadaşım çiftçilerle konuşurken zorlanır; sorulara ve çözüm tekliflerine ters cevaplar verirdi.Kendine göre basit,  karşısındaki çiftçi için zor olan konuları anlatmak için eğitim formasyonu gerektirdiğini itiraf ederdi.

Sonradan dostu olmaktan onur duyduğum Ziraat Fakültesinde bir profesör, müşterek bir arkadaşımıza, köylülerin, çiftçilerin istek, ihtiyaç ve düşünüş tarzını gözlemleyebileceğim biriyle tanışmak isterim demiş. Bir vesileyle tanıştık. Tanıştıran arkadaş silajla ilgili makine arayışımı ve Ziraat Okulu Müdürünün makine vermemek için malzemeyi baltayla kıy tavsiyesini profesöre anlatmış.

 Yalnız kaldığımızda konu açıldı ve malzemeleri nasıl kıyarak silaj yapabileceğimi, ülkemizde bu işe uygun makine imalatı olmadığından teknik yardım aradığımı söyledim. “Baltayla kıy” demez mi?. Tepem atmış ve “Mekanizasyon Bölüm Başkanının baltadan başka verebileceği bir fikir yoksa vay halimize!” diye isyan etmiştim. Kahkahalarla gülerek, “Hah şimdi aradığımı buldum. Benimle kavga edebilecek cesareti gösterecek çiftçi arıyordum” dedi.

Köylülere, konferans, seminer verseniz tekliflerime; faydası olmaz ki demişti bir gün. Niye ? soruma ; dinlemezler ki demişti. Dinletmenin çaresini bulun dediğimde; ah onu bilebilsem, bulabilsem, devrim olurdu demişti.  

Bir gün değil, bir saat eğitim görmemiş çiftçimize, bırakın üretim artışı sağlamayı, hiçbir şey bilmediğini anlatmak, ancak top yekün bir eğitim seferberliği ile mümkündür.     

Çiftçimiz, tarımın alfabesini bile bilmez ve bilmediğini kabul etmez. Bu.tavrı onun kusuru değildir. Devletin bir gün değil bir saat dahi eğitim vermemesinin sonucudur.

Konuyu sırayla gözden geçirelim.

TOPRAK İŞLEME, MAKİNE VE EKİPMANLARI

Toprağın yapısı, kalınlığı, meyli, bitki isteklerine uygunluğu, su tutma ve gübre tutma kabiliyeti ile ilgili hiçbir şey bilmeden toprağı nasıl ve hangi aletle işleyecektir ? Ne zaman ve hangi derinlikte işleyecektir? Toprak tahlillerini bedava yapmakla DEVLET vazifesini bitirmiş oluyor mu?

Kendisinden kan ve idrar tahlili isteyen Doktora şüpheyle bakan köylünün, önce TOPRAK TAHLİLİNİN ne olduğunu öğrenmesi gerekmez mi?

-Toprağı niye bu kadar derin sürüyorsun?
-Babam da öyle sürerdi.
-Baban kimden öğrenmiş?
-Babasından
-Acaba doğru mu?
-?????

Meyilli arazide, meyve bahçesinde, mahsul arasında, yaz, kış ve baharda toprak işleme ve kullanılacak alet, ekipman seçiminde çiftçimizin bilgisi, şunun-bunun afaki tavsiyeleri veya tohumcu, makineci, malzemecilerin ve zirai ilaç bayilerinin mal satmak için -bazen verdikleri uçuk– bilgilerdir.Bilgilerin algılanış tarzı, öylesine değişik neticeler verir ki yan yana iki komşudan biri dönümüne 400 kg mısır alırken, diğeri 2000 kg alır.

Toprak işleme konusunda bir akrabama yaptırdığım bir denemede, rotavatörle, pulluk arasındaki mahsul farkının yarı yarıya olduğunu ispat etmiştim. Pullukla toprak işleme saplantısını ancak dört senede razı edebildiğim bu akrabamın inadı, bütün çiftçilerimizin ortak vasfıdır.

Toprak işleme, çift sürmeyi bilmemenin maliyetlere yüklediği bedeller yanında; kimsenin pek farkında olmadığı veya mühimsemediği, Erozyoncu Dede-Hayrettin Karacanın- yıllardır diline pelesenk ettiği, her yıl Kıbrıs adası büyüklüğündeki toprak kaybı yanında aşağıda anlatmaya çalışacağım daha nice zararlara yol açar.  


GÜBRE, GÜBRE ÇEŞİTLERİ

1960’lardan evvel pek az çiftçinin kullandığı fabrika gübresi, başlangıçta faydasına inanılmayan ve taşıması bile zül addedildiği için Şeker şirketinin verdiği gübrelerin torbalarına birer delik açarak yolda döke döke  giden köylülerden bugün inadına aşırı gübre kullanma noktasına geldik.

Toprak tahlili yapmadan, mahsulün ihtiyaçları bilinmeden kullanılan gübrenin maliyetlere yüklediği yükün haricinde, toprak vasfının bozulması, çoraklığın artması, mahsul kalitesinin düşmesi ve neticede fakirleşme kaçınılmaz olmaktadır.

Devlet, tahlili bedava yapıyor, daha ne olsun ki diyenler çıkacaktır. Kendi sağlığı için doktorunun istediği kan, idrar tahlillerini -parasını almak için kumpas olarak gören köylünün- toprak tahlilinden, tavsiye edilen gübrelerden anlaması için her şeyden önce onu tanıması gerekmez mi?

Konu gene aynı noktaya geliyor: Değil bir gün bir saat bile eğitim görmemiş köylünün eğitimi !

Gübre, bitkilerin kökleri tarafından; topraktaki mikroorganizmaların da yardımıyla alınan besinleridir. Gübrenin kendisi öğrenilmeden, bitkilerin ve tabii bizim en büyük yardımcımız mikroorganizmalar hakkında –hemen hemen –hiçbir fikri olmayan çiftçimizin; aslında onun zenginliği için – gece gündüz, bayram seyran, pazar, tatil, mesai ücreti, toplu sözleşme, grev demeden- çalışan en sadık yardımcılarını öldürür. Yine bilmediğinden yanlış sürmek,yanlış toprak işlemekle onların yaşam koşullarını yok ederek daha az, kalitesiz mahsul almasına, yani fakirleşmesine yol açar.

Fabrika gübresinde mikroorganizma yoktur. Yanlış sürüm sebebiyle öldürülen mikroorganizma takviyesi, ancak hayvan gübresiyle mümkündür. Aslında, bir römork hayvan gübresindeki bitkisel besin değeri, bir çuval fabrika gübresinden azdır. Ancak, mikroorganizmalar olmadıkça bitkilerin topraktan besin maddelerini alması çok zordur.

Mikroorganizma bilgisi olmayan çiftçinin, mesleğini doğru olarak yapabilmesi, makas kullanmayı bilmeyen berber çırağından farklı mıdır?

Tarım ve hayvancılık konusunda yatırım yapmayı düşünen bir guruba mikroorganizma konusunda vurgu yapmak için “Anadolu çiftçisi, hele Doğu Anadolu beddualıdır” deyince Erzurumlu biri hışımla “sen ne demek istiyorsun!” diyerek dikleşti.

 “Bir canlı kendisini yakana beddua ederse haksız mıdır?” soruma “Tabii ki hayır!” cevabını verince “Anadoluda herkes tezek, anız yakar. Tezek ve anızlarda trilyon üstü trilyon adet canlıyı yakanlar bedduadan nasıl kurtulacak ki?”. Soruma başını eğerek “Haklısın” dedi. Anadolu insanını manevi yönden etkileyecek yöntemleri bulmalıyız. Biz, senelerdir imam – öğretmen birlikteliğini kuramadık.Geçenlerde, kaçak elektrikle ısıtılan suyla gusül abdesti alınamaz fetvasından sonra Anadolu’da kaçak elektriğin kullanılmasında büyük bir düşüş yaşandığı gazetelere aksetmişti.

Yine dönüp soruyorum: Değil bir gün, bir saat bile eğitim görmemiş köylünün eğitimi, ülke nüfusunun en büyük kesiminden nasıl esirgenir ? Ona yapılabilecek en büyük destek, teşvik, sübvansiyon, adına ne derseniz deyiniz, eğitimdir.

 

SULAMA,TOPRAK-SU MÜNASEBETLERİ

Çiftçimizin toprak işlemeden sonra yaptığı en büyük hatalardan biri de sulamadır. Sebebi eğitimsizlik. Çünkü kapilarite yani kılcal damarlarda suyun hareketi bilinmeden su-toprak, su-bitki ilişkisi anlaşılamaz.

Mahsul ekiminden önce derin sürüm yapan yeğenime, yan yana iki tarladan birini on santim derinlikte rotatiller ile işlettikten sonra merdane çektirip mısır ektirdim. Alınan mahsul iki misli olduğu gibi sulama ihtiyacı yarıya inmişti. Ancak teknik izahını anlayamadığından arada bir yine derin sürümden vazgeçemiyordu.

Yağmur, kar ve sulama sırasında su, toprakta derinlere doğru iner. Toprakta teşekkül eden kılcal (kapilar) borularla yüzeye çıkar, buharlaşır.

Buharlaşma en büyük su kaybı şeklidir. Toprak yüzeyinin en aza indirilmesi, dümdüz yapılması veya ot, bitki örtüsü veya kabartılmış toprak yani hava boşlukları olan yorganla örtmek gerekir.

Açıkta yatanın üstüne kar yağar atasözü buharlaşma ve dolayısıyla ısı kaybını çok güzel anlatır. Çiftçinin toprağındaki su, kasasındaki para gibidir. Onun buharlaşarak havaya uçması kaybıdır. Devamlı sulama yapmaktansa, buharlaşmayı önleyecek tedbirleri almak daha akıllıca değil mi?

Son zamanlarda naylon altı çilek, salatalık, kavun, karpuz gibi ürün yetiştiricileri, çok az suyla ürün yetiştirdikleri gibi yabancı ot mücadelesini de birlikte başarmış oluyorlar. 

 Bitki örtüsü veya çapalayarak kılcal boruları kesmek suretiyle buharlaşmayı önleyebiliriz. Aksi taktirde topraktaki su durmadan buharlaşarak tükenir. Bitkilerin besin maddelerini alabilecekleri ve aynı zamanda mikroorganizmaların yaşayabileceği azami toprak derinliği on beş santimetreyi  geçmez.

 Ekimden önce derinden yapılan sürümlerde-toprakta teşekkül eden- kılcal damarlar kesildiği için bitkilerimiz için yeterli su beslenme bölgesine erişemediğinden mahsulümüz susuz kalır, verim düşer.

Daha geçenlerde yanlış ve aşırı sulama sebebiyle dünyanın en verimli ovalarında, GAP’ta, arazinin tuzlaşarak çoraklaştığı anlatılıyordu. Maalesef sulama bilgisi verilmeden sulama göletleri, sulama sistemleri yapmak çiftçiye hizmet değil milli servetimiz olan tarlalarımızı ebediyen kaybetmek demektir. Çiftçimize acilen verilmesi gereken ilk bilgi sulama olmalıdır. Aksi takdirde sulama için yapılan bütün yatırımlar yanında tarlalarımızı ebediyen kaybedebiliriz. Hiç kimse arazi benim istediğim gibi sularım diyemez, diyememeli; bu konuda Ziraat teşkilatının müdahale yetkisi olmalıdır.Ancak polisiye tedbirlerle, yasaklamalarla da sulama hatalarının önü alınamaz. Tabii her şeyden önce çiftçimize sulama öğretilmelidir.

Aslında Karadeniz bölgesi haricinde dünyanın kurak bölgeler kuşağındaki ülkemiz su fakiri sayılır. Bizden daha fakir olduklarını savunan ülkeler ve istikbalde kozları ellerinde tutmak isteyenler su kaynaklarımızın bölüşülmesini hep gündemde tutmaktadırlar. Suyu en ekonomik kullanma yöntemlerinden olan damlama sulamaya  bir an önce geçilmesi gerekir.


TOHUM (Standart-Hibrit) FİDE, FİDAN, AŞI, BUDAMA,AĞAÇ TARIMI

Bütün Trakya’ya kırkağaç kavun tohumu veren bir müşterim kendinden bir çekirdek ekmez; tohumunu hep başka yerlerden alırdı.

 Bütün Türkiye’ye son turfan domates gönderen köylümüz arazilerimizde domates yetişmeyince, Orhangazi, İznik ve Gemlik ilçelerine domates fidesi satmaya başlamıştı. Bizde dönümüne iki ton vermeyen domates fideleri oralarda on tonu buluyordu. Ancak,fide parasını çok gören alıcılar kendileri yetiştirmeye başladıklarında aradaki farkı anlayamadan ülkemize girmeye başlayan hibrit tohum denemeleri tohum hakkında kafaları tekrar karıştırdı.

Bugün gramı iki gram altın değerinde tohumlar için büyük dövizler ödüyoruz. Öte taraftan tohumculukta bir şey yapamadığımızdan işsiz ve aç kalan çiftçimizi yaban ellere kaçak yollardan gitmesine seyirci kalıyoruz. Klasik/standart tohum ithalatına mecbur oluşumuz en acı vereni.Yonca, Macar fiği, fasülye, tatlı soğan, ıspanak, kereviz gibi tohumların ithali tarımımız yönünden yüz kızartıcıdır.

Salça fabrikaları haricinde fide yetiştiren firmalarımız yok gibi. Şeftali, elma , kiraz, ceviz, zeytin fidanı yetiştiriciliği bazı bölgelerde ileri seviyeleri yakaladığı gibi; kiraz ve elmada Pazar payı gittikçe gelişen bodur meyve fidancılığı, ilmi ve teknik çalışmalarıyla önümüzü aydınlatmakta, ümit vermektedir.

Mesleki ihtisasın, yani eğitimin neticelerini bu sahada gözlüyoruz. Sahanın en iyilerinden ALARA tarımın sahibini dostlarıma tanıtırken “tek kıskandığım adam” diyorum. Ancak yirmi beş milyon liralık fidanlarla bahçe tesisi de her babayiğidin harcı olmasa gerek. Sahaya yenilerin girmesiyle fiyatların aşağı çekileceğini umarız. 

Bence stratejik olması bakımından, AB ülkelerinin zengin nüfusuna yüksek fiyatla satabileceğimiz çerezlik Antep fıstığı, badem, fındık ve ceviz fidancılığı teşvik edilmeli, eğitimi yapılmalıdır. Zengin ülkelerin yeni yeni keşfettiği zeytin ve zeytin yağını bundan böyle rahat pazarlayabilmek için zeytin fidancılığını desteklemeliyiz.

Ağaç tarımında yapılan büyük bir yanlışa parmak basmadan geçemiyeceğim: Bursa’ya büyük hizmetleri geçen rahmetli Y. Ziraat Mühendisi Zahit Günöven hocamız şeftali bahçesini sürmez, hatta özel bir ot ektirerek su kaybını önlediği gibi mikroorganizmalarla, besleme köklerinin bozulup kesilmesinin zararlarını önlediğini söylerdi. Kökleri kesilen ağaçlara yapılan hizmet, ellerini ve parmaklarını doğradığınız birine yemesi için ikramda bulunmanız kadar abes olur derdi. Ülkemizde çoğunlukla meyilli arazide yapılan zeytincilikte verimin düşüklüğü toprak işleme inat ve yanlışlıklarından kaynaklanmaktadır.

 İmalatını yaptığım Zeytin Toplama Makinesi sebebiyle iç içe olduğum zeytincilerin bayır aşağı pullukla ve ağaçların dibine kadar toprağı sürmeleri hem kökleri kestiği, hem mikroorganizmaları - yaşayabileceği en fazla onbeş santim derinliğin de altına – gömerek öldüreceği için ve yağmur sularının erozyonu sebebiyle verim düşmektedir.

Bazı yerlerde krizma pulluklarıyla yapılan sürümleri gördükçe delirmemek için ya sabır çekiyorum. Birkaç kişiye yaptırdığım denemelerde, toprağı işlemeden daha çok verim alınabildiğini ispat etme fırsatım oldu. İspanyol zeytincisi ağaç izdüşümü haricinde zeytinliklerde toprak işlemiyor.

İsrail’de ağaç başına altmış, İspanya’da otuz beş kilogram olan zeytin yağı verimi, ülkemizde maalesef on iki kilograma düşmektedir. Sebep eğitimsiz bırakılan çiftçimiz.

HAYVANCILIK

Geçenlerde bir televizyon kanalında yapılan açık oturumda AB müzakereleri sırasında en çok zorlanacağımız konunun hayvancılık olacağında fikir birliği vardı. Bazıları hayvancılığımızın çökeceğinden bahisle tarımımızın AB’ye yem yapıldığından bahsederek çok karamsar tablolar çiziyordu.

Televizyon programlarında tribünlere oynayanlar yüzünden bazı güzel fikirleri de kaçırıyoruz. Bütün karamsar tabloların yanında bence hayvancılığımızın önü açık: Avrupa Birliğinde hayvansal ürün fiyatlarında düşüş asgari ve büyüme ise azami seviyesini bulmuştur. Avrupa Ortak Tarım Politikası artık eski korumacı tavrından vaz geçmiş bulunuyor. Öte taraftan deli dana salgını sırasında verilen  haberler sırasında çiftliklerin ortalama hayvan sayıları dört yüzü buluyordu. Kaba yem yönünden arazilerde yetişebilecek mahsul açığı zaten onları tavuk, mezbaha artıklarıyla yaptıkları yemler yönünden başlarına deli danayı musallat etmiş bulunuyor.

Aşırı kollanma, insanları tembelliğe ve verimsiz çalışmaya yönlendirdiğinden Avrupa çiftçisi de verimden düşmüştür. Avrupa çiftçisi, alıştığı sübvansiyonları Ortak Tarım Politikası sebebiyle bulamayacaktır. Bizde hayvancılarımızın % 70 hala 1-19 baş arasındadır. Eğer kaçak et ve süt tozu girişini veya AB tarafından hayvansal ürünler ithal tazyiklerine dayanabilirsek mevcut fiyatlar hayvancılığımızı kamçılayacak seviyededir.

1990’larda 70-80 hayvan yetiştiricisinin kurduğu Bursa Haybir-Bursa hayvan Yetiştiricileri Derneğinin Başkanlığını yaptığım sırada Alman GTZ teşkilatının başındaki Alman Dr Lişka GTZ imkan ve teknik yardımlarını bize teklif etmişti. Bilahare GTZ imkanları Türkiye Damızlıkçılar Birliğine verildi. Bugün bu teşkilatın geldiği nokta övgüye değerdir. Her şeyden evvel Eğitim programları, soy kütüğü çalışmaları, sun’i dölleme ve son olarak GENTÜRK damızlık DÖL KONTROLÜ projesiyle ümit vermektedir.

Teşviklerin bu teşkilat eliyle verilmesi isabetli olmuştur. Ancak, Tarım Bakanlığından kaynaklanan  gecikmeler ve düzensizlik yetiştiricinin ve Birliğin en büyük derdidir.

www.agrosan.net internet sitemde Bursa’da yapılan silaj çalışmaları istatistikleriyle, silaj makineleri, bedelinin – bir yılda- 36 kat katma değer yarattığını göstermiştim. Sitemdeki diğer yazılarda da konuyu çözüme kavuşturacak fikirlere ihtiyacımız çok. Bu konuda Birliğin çalışması, gündeme sokması gerekir diye düşünürüm. Yazımın sonlarına doğru Sosyal eğitim faslında konuya tekrar döneceğim.

Son sekiz aydır yaşanan süt krizi hayvancılarımızı perişan etmiş, ümitsizliğe sevk etmiştir. Toplumsal, müşterek aklın derdin çözümüne çare üreteceğini ümit ederim. Ancak şu kadarını söyleyelim ki, süt fiyatları düştüğü halde süt ürünleri bırakın düşmeyi, aksine yükseldi. Bu sebeple, Birliğin kurabilmesi durumunda süt fabrikası üreticiyi ve tüketiciyi koruyabilir, fiyat istikrarını sağlayabilir

Artan turizmin et ihtiyacı, bilhassa ızgara ve döner et ihtiyacı sebebiyle koyunculuğumuzun önü açılacaktır. Ancak, yıllık 1 veya 1,5  adet kuzu ile, kilo olarak 20-22 kilogram canlı ağırlıkla bir yere varamayız. Yılda koyun başına 3,5-4 adet kuzu ve canlı 45-50 kilogram ağırlığı yakalayacak cinsleri yetiştirmeliyiz. Bu sahada sevindirici çalışmalar başlamış bulunuyor.

İleri ülkelerde tarım gelirleri içinde hayvancılık geliri % 70-80 ‘leri bulmakta. Bizde ise bu oran % 15’ler seviyesindedir. Anadolu’da kadının gayretiyle yapılan ev hayvancılığını piyasa ekonomisine geçirmemiz gerekir.

Avrupa Birliğinin doğal, ekolojik ürün istekleri arasında, çocuk mamalarında kullanacağı keçi sütü yönünden Zanen keçi yetiştiriciliğinin istikbali parlak görülüyor. Deve kuşu yetiştiricilerinin ham hayallerinden vazgeçip bu konuyu düşünmelerini tavsiye ederim.

Kurulmasına çalışılan Organize Hayvancılık Bölgeleri, mücavir alan içinde belediyelerin, haricinde ise imar müdürlükleri ve jandarmanın bürokratik engellerinden işe başlamış olmalarından bin pişmanlar. Aslını ararsanız, en ufak bir işletme için bile yaratılan bürokratik engeller hayvancılığa başlayacakları yıldırmaktadır. Yabancı sermaye girişlerine yapılan kolaylıklar için acaba biz de mi yabancı olsak diyorum?

ZİRAİ MÜCADELE

Çiftçimizin en zorlandığı konuların başında zararlılarla mücadele gelmektedir. Yetiştirdiği mahsulü bile doğru dürüst tanımayan çiftçimizin ona musallat olan – gözle görülen, görülmeyen- yüzlerce canlıyı ve onları yok edecek çare ve ilaçları bilebilmesi imkansıza yakındır.

Dünyanın en büyük sermaye şirketleri arasındaki ilaç fabrikaları, aynı zamanda en güçlü reklam ve beyin yıkama imkanlarına da sahiptir. Albenili reklamlarıyla aldatılmaya müsait çiftçilerimiz, ilaçlara hemen uyum sağlayan, kendilerini değiştiren böcek, tırtıl, sinek ve mantar zararlılarına karşı çaresiz kaldıkça firmaları suçlasa da neticede bir diğer firmanın kumpasına düşer.

Bursa- İznik müşküle üzümü aşırı kullanılan bakırlı ilaçlar sebebiyle Avrupa pazarlarına giremez oldu. Üzümün bünyesine giren bakırlı ilacın laboratuarda görülebileceğine inanmayan üzümcüden sonra, kornişon ve sivri biber üreticisi de aynı sebeplerle elendi. Bu sene domatesteki Akdeniz sineği aylarca Rusya pazarının kapanmasına yol açtı.

Kabzımal olmakla kendini allame-i cihan sanan bir eski hakem de hormon lafıyla ekmeğini yediği çiftçiye en büyük kötülüğü yaptı. Hormonun ne olduğunu bilse yüreğim gam yemez. Hormon fide, çiçek, fidan çimlendirilmesinde kullanılan;ürün üzerinde mahzuru olmayan kimyasallardandır. Aşırı büyümenin ve değişik şekillerin sebebi aşırı toprak ve yaprak gübreleridir. AB ülkeleri –vatandaşlarının canı çok tatlı olduğu, bir bakıma zenginliğin şımartmasıyla- aşırı ve sun’i gübre ile yetiştirilen ürünleri sınırlarından sokmamaktadır. Mamafih bir yıl evvel alfa toksinli diye kabul etmedikleri fındıklarımızı bu sene daha yüksek fiyatla almak mecburiyetinde kalmışlardır.

Organik tarım ürünleri konusunda yapılan düzenlemelerle bir bakıma tarımsal eğitime de geçeceğimizi ümit ediyorum. Bir çok AB ülkesi organik tarım arazisini genişletmeğe çalışmaktadır. Avusturya beş yıl içinde arazisinin % 25’ini organik tarıma ayırmayı planlamış bulunuyor.

Ülkemizdeki en önemli yeniliklerden biri de ilaçlı mücadele yerine –köylü tabiriyle – böcekli mücadeleye geçilmiş olmasıdır. Çok ve ufak parçalı arazi yapımız sebebiyle komşular arası zamansız ilaçlı mücadele iyi netice vermediği gibi topraklarımızın kirlenmesine yol açıyordu. Birkaç senedir yapılan denemelerden sonra bu sene hububattaki süne mücadelesi ülke ekonomisine büyük katkı sağlamıştır.

Yanlış alet ve ekipman  sebebiyle tüketilemeyen yabancı ot mücadelesinde kullanılan ot ilaçları hem topraklarımızı kirletmekte, hem maliyetlerimizi yükseltmektedir. Bilhassa pullukla toprak işleme yüzünden yabani ot tohumları derinlere indiğinden ertesi senelerde çimlenme seviyesine çıktıkça araziyi kaplamaktadır. Reklamların albenisi çiftçimizi bu pahalı ve zararlı mücadele şekline zorlamaktadır. Görüldüğü gibi sorunun sebebi yine tarım eğitimine dayanmaktadır.

SOSYAL EĞİTİM

Düşünmeyi sevmeyen veya bilmeyen millet olduk. Bazıları 16 devlet kurmuş olmamızla övünür. Herhalde 15’ini yıkmış olmanın övünülecek bir tarafı olmasa gerek. Bu yıkılış ve kuruluş sancıları olsa gerek ki; düşünmeyi hep devlet adamlarına havale etmiş, belki de dünyada devlet baba deyimini kullanan tek milletiz.

Türkiye’nin ilk elektriğe kavuşan köyümüzde bu fevkalade zorlu mücadeleyi başlatan ekibi dağıtmadan bir dernek kurmuştuk. Yıllık kongremizi iş mevsimi sebebiyle geciktirmiştik. Emniyet’in dernekler masasına bakan komiserden öylesine zılgıt yedik ki köylülerimi devama ikna edemedim. Komiserin niçin dernek kurduğumuz sorusuna, köyün sorunlarını çözmek için cevabımıza verdiği karşılık: Size mi kaldı sorunları çözmek? olmuştu. Bu köyün halkı olarak, başka kime kalacaktı ki cevabıma; sorunları devlet çözer demişti.

Kahramanı bol milletlerdeniz. Birikmiş sorunları çözen, bizi düşünmekten, beyin jimnastiğinden kurtaranlar kahramanımız olmuştur.

AB ülkelerinde nüfus başına düşen dernek sayısı 6,1’dir. Sekiz milyonluk İsveç’te otuz iki milyon dernek varmış. Avrupa kahramanlarla değil, Sivil Toplum Kuruluşlarıyla (STK) düşünüyor. Milletimizin hakkını yemeyelim, tarihin en uzun yaşamış ikinci devletinin sahibi biziz. Osmanlı devrinde kurulmuş vakıflar ve onların eserleri insanlık tarihinin de iftiharıdır.

Hovarda devlet-millet:

Çöküş yıllarında bütün kurumlarımız gibi STK’larımız  da bozulmuş veya değişim ve yenilenme sürecine girememişlerdir. Konu, sosyologların tartışacağı sorunlarımızdandır. Ancak köylümüz, kahvelerde düşünmek yerine altı kol iskambil, pişpirikle veya televizyonlarda asparagas programlarla vakit öldürmektedir. Bir diğer vakit öldürme şekli de kahvenin bir köşesinde iktidarın ipi çekilirken, diğer köşesinde muhalefetin ipi çekilir. Yetiştirdiği ürünü tanımayan köylü kendini siyaset dahisi sanır.

Korunma iç güdüsüne öylesine alıştırılmış köylümüz, kendisini kullandığını zanneden politikacıyı kullanmayı da çok iyi öğrenmiştir.

Tarımdaki gizli işsizlikten yakınmayan yoktur. Bırakın % 45’i , son olarak yetkililerin kabul ettiği % 35 köylü nüfus yüzdesine göre de yirmi beş milyonluk nüfusumuzun çalışmadan yatmasına göz yuman devletin sorumluluğu yok mudur? Çalışsınlar demekle sorumluluğu üstümüzden yıkamayız. Hububat çiftçisinin yıllık çalışması 38 günü geçmez. İhtisaslaşma belki tek ürünü gerektirir amma, boş vakitleri değerlendirme babında yönlendirme yapılmadıkça, köylünün -kendiliğinden- çözüm bulması tesadüflere kalır.

Tarımın Yapısı

Osmanlı’nın toprak sistemi zamanına göre en iyisi olup, sınırları içinde bolluk ve bereket fışkırır, dünyanın buğday ambarı sayılırdı. Bir çift öküz – 50-55- dönüm üzerine kurulan sistem yenilenemediği, teknolojik alet ve ekipmanlara kavuşturulamadığı için çökmüştür. Son dönemde mülkiyet esasına geçildiğinde de sistemsizlik sistem olmuştur.

Cumhuriyetin ilk nüfus sayımı olan 1927 yılından geriye yapılan hesaplamalarla, kuruluş yılında ülke nüfusunun % 85’i yani yedi buçuk milyon çiftçiydi. Bu gün en iyimser tahminle bu rakam 25 milyon demektir. Köylü nüfusumuz 3,33 misli artmış; yani arazilerimiz bu nisbette ufalmıştır. Öyle ki işletmelerimiz MİNYATÜR seviyesine inmiştir.

Seyrini en sevdiğim sportif faaliyet, Avrupa bisiklet yarışlarıdır. Bu ülkeleri gezme imkanım olmadığı için,  bisikletçileri değil, turun yapıldığı bölgelerdeki arazilerin büyüklük ve intizamlarını seyrediyorum. Ülkemiz içi seyahatlerde ise herkesin ana yoldan cephe alma sebebiyle arazilerin neredeyse bir traktör genişliğine kadar düştüğü yerler görüyorum.

Uzun yıllar önce Balıkesir ilinde yapılan bir toplulaştırma çalışmasını, televizyon programı yapan hanım muhabir, Köyünün ağzı laf yapan sevimli bir ihtiyarla konuşuyordu:

-Mehmet amca kaç parça yerin vardı ve kaç parçada toplandı
-Otuz beş parça yerim vardı. Bunlar üç parçaya toplandı.

-Bu durumdan memnunsun herhalde
-Tabii memnunun gızım, memnun olmam mı? Cevabını verirken, doğuştan politikayı tevarüs ederek dedeleri tavlamayı bilen bir çocuk dide dide diyerek ihtiyarın kucağına tırmandı.
“Yine mi evden kaçtın, kerata!” serzenişleriyle çocuğu kucağına oturtan ihtiyara hanım muhabir sordu:
-Torun mu ? Mehmet amca.
-“He ya gızım, torun” cevabı üzerine muhabirimizin dudaklarından,
-“Kaç çocuğun, kaç torunun var ?” sorusu çıktı.
-“Yedi çocuğum, otuz sekiz torunum var” cevabıyla şoke olan muhabir,

- Ne yani bir nesil sonra bu arazi 38 parçaya mı bölünecek?

“-Herhal gızım!” cevabı beni de o günden beri düşündürtmüştür!

 Avrupa ve ABD’nin 150 yıldır yasakladığı parçalanmayı bizler seslendirmeye bile korkuyoruz. Bu sebeple de  ev ekonomisiyle, piyasa ekonomisi arasında bocalayan çiftçimizin milli gelirdeki payı % 9’lara, en alt gelir gurupları içinde el açma durumuna  düşmüş bulunuyor. 

Mekanizasyon

Küçülen arazi,  gelir bölünmesi, fakirleşme yanında, mekanizasyon kullanmayı imkansızlaştırmaktadır. Bendenizde, bölünmeler ve istimlakler sebebiyle 800 metre kareye düşmüş tarla var. Eni ve boyu 27 metrelik bu arazide traktörün ve takılacak ekipmanın başlardaki 15 metrelik uzunluğu çıkarırsanız, işleyeceğiniz uzunluk 12 metreye düşer. Bu tarla olsa ne olur, olmasa ne yazar?

Türkiye’deki traktör sayısı 1.150.000’i bulmuş. Ancak, arkasına takılan ekipman ağırlığı 2 ton. Avrupa’da 30-35 ton olan bu ağırlık ABD’de 55-60 tonu buluyor. Beş dönüm arazisi olan da traktöre heveslenip başka sahaya yapılması gereken sermayesini ölü yatırıma bağlıyor.                 

 Maliyet/kar

Toprak işleme, tohum, gübre, ilaç, sulama, işçilik, hasat ve pazarlama giderleri maliyeti oluşturan kalemler olup ürün miktarına böldüğümüzde çıkan rakam bize maliyet fiyatını verecektir. Çiftçinin kazancı ya birim maliyeti düşürmek veya ürün miktarı çoğaltmakla mümkündür. İşlenecek toprak miktarı hazine arazileri haricinde çok azdır. Bu durumda entansif tarıma, bilhassa organik, ekolojik tarıma  geçmek zorundayız.Maliyetleri düşürüp, birim alandan daha çok ürün almanın yolu da bilgi ve  eğitimden geçmektedir.

Ortaklık kültürü

Yukarıda da bahsettiğim gibi düşünmek, konuşmak, müzakere yapmaktan korkar hale gelen köylümüz, düşünme ve sorun çözme işini hep devlete bırakmıştır.

 Bir zamanlar 35 beygir traktör merakı vardı. Şimdilerde 100 beygirin üzeri traktörlere merak başladı. Boş yürüse de mazot yakıtı çok fazla olan bu traktörlerin fazla gücü senenin birkaç gününde lazımdır.

Bir köyde 10-15 beygirden 150 beygire kadar değişik güçlerde traktör, tohum mibzerleri, suni ve ahır gübre dağıtım veya gömme makineleri yanında, son bahar ve kışın toprak hazırlama çizer, dip patlatan, tesviye aparatlarıyla, rotatiller, rotavatör, dik fireze ,  normal ve sıra arası çapa makineleri, silaj, yem kırma,ezme makineleri gerekir. Bazı istisnalar haricinde bunlara sahip olabilecek çiftçimiz yoktur.

Taş temizleme ve kırma makineleri tek başına köylünün alabileceği aletler değildir. Ortaklık kültüründen yoksunluk belimizi büküyor. Anadolu’da imecenin bir diğer adı angaryadır.

Adını andığınız anda tüyleri diken diken olan köylümüzün kooperatifçilik nefreti boşuna değildir. Konu çok suistimal edildiği gibi tatbikatı da zordur. Acaba kültür seviyesi köylüye göre çok daha fazla olan şehirlimizin kooperatifçiliği daha mı başarılıdır?

Kooperatifçilik baskısı, binlerce köyümüzde birlik ve ortaklık sinerjisini öldürmüş yok etmiştir. Şüphesiz başarılı çalışmalarıyla övünç kaynağı kooperatiflerimiz de vardır. Ancak, son yıllarda kurulmaya başlayan ürün birlikleri kısa zamanda güzel başarılara imza atmış bulunuyor.

 ÇÖZÜM

Bana göre tarım üretiminde miktar ve kalite artışının  olmazsa olmaz şartı mesleki eğitimdir. Evvelki Tarım Bakanımız Sami Güçlü bir televizyon programında çiftçiye verilen desteğin 170 trilyona ulaştığını ve gönlünün bunun 770 trilyon olmasını istediğini söylüyordu. Bir çiftçi olarak ben çiftçiye değil 170 trilyon lira, 170 kuruş bile vermem. Yenilip bitirilen şey, yeniden istenir; amma bilgi kullanıldıkça kazandırır. Meşhur sözdür: balık vermek yerine, balık tutmayı öğretin denmiştir.

Zaman mesleki eğitimi çok kolaylaştırdı. Şu anda ülkemizde bilebildiğim kadarıyla  23 ulusal yayın yapan televizyon kanalı var. Ayrıca bölgesine yayın yapan il ve ilçe televizyon kanallarıyla günde verilecek birer saat eğitimle çiftçimiz, bu güne göre allame-i cihan olur. Bilgisayara yüklenecek DCD ve DVD’lerle eğitim artık çok kolaylaştı

Yukarıda bahsettiğim Ziraat Fakültesi Profesörü dostumun “Dinletmeyi bulabilsem, bilebilsem devrim olurdu!” sözü, projemin ikinci ayağıdır.

Çiftçi, köylü perişandır, desteğe muhtaçtır. Ona yapılacak destek, eğitim sonunda alacağı diploma veya eğitimin devam edeceği müddet içinde verilecek karnedeki  notlara uygun teşviklere  bağlanacak olursa, değil altı kol iskambil, pişti oynamak; normal haberleri bile izlemeyi bırakır, ders programlarını takip eder.

Devlet, memur ve işçisini bile merkezi imtihan sistemiyle alıyor. Bin, iki bin ziraat mühendisinin eğitimiyle tarım kesiminin eğitimini bir asırda tamamlayamayız. 

Yukarıda bahsettiğim en basit bilgilere sahip çiftçi maliyetlerini en azından yarıya indirdiği gibi ürününü iki katına çıkarır. Bazılarına bu söylediklerim afaki gelebilir, AB ve ABD çiftçisinin  rantabilite istatistikleri incelenirse haklılığım ortaya çıkar.

Teşvik ve  desteklerin diploma veya karne notuna göre dağıtılması durumunda köylü tarım programlarını fal taşı gibi açılmış gözlerle takip eder. Çünkü on üzerinden on puan alanla, beş puan alanın teşviklerden faydalanma farkı, çalışmayı kamçılayacaktır.İlk yılların müspet neticelerinin sinerjisi katlanarak, çiftçimizi girebildiğimiz takdirde AB çiftçisi seviyesine çıkarabilir. 

Böyle bir sistemin kolay kurulamayacağını, başlangıçta bir takım problemlerin yaşanacağını kabul etmek gerekir. Zorlukların en çok yaşanacağı konu herhalde sosyal eğitim olacaktır. Bilhassa ortaklık kültürünün gelişmesi yaşanarak öğrenilecektir.Birleşerek büyümedikçe üretimi arttırmak, makineleşmek mümkün değildir.

İlgili yetkiliye veya yetkili ilgiliye

İnsanlara iş ve aş temini siyasetin birinci meşgalesidir. Problemleri artmış şehirlerimizi kırdan göçenlerle daha da içinden çıkılmaz hale getirmeden onları eğiterek iş ve aş sahibi yapmanın yolunu bulmalıyız. Bu sorumluluk iktidarı ve muhalefetiyle yalnız siyasilerin sırtında değildir.Şüphesiz idari ve hukuki  yetki itibariyle Başbakan, Tarım Bakanı, AB müzakerelerinden sorumlu Baş müzakereci, TBMM tarım komisyon başkan ve üyeleri, ilgili fakülteler sırasıyla sorumluluk almalıdır.

Terk ettiği halde, nostaljik duygularla baba malı ev ve arazisini satmaya kıyamayan eski köylülerden, köylünün ürünlerini işleyen, satan esnafından tutun, büyük sermayedarlarımız yanında, yalnız futbol için üç-beş muhabir çalıştıran basınımız, saatlerce basit programlarla vaktimizi çarçur eden televizyonlarımız kendilerini tarım eğitiminin yetkili ve ilgilisi saysalar çok şey mi istemiş oluruz?

Eski tarım Bakanlarının bu konudaki tecrübe ve fikirleri yanında eğitim formasyonu verebilecek psikolog ve sosyologların tavsiyelerine ihtiyaç duyulacaktır.

Bir beyin jimnastiğine, fırtınasına ihtiyacımız olduğu kesin. İştirak edecek herkes kendini ilgili ve yetkili görmelidir.

Bir kıvılcım olabilirsem mutlu olacağım.

Salih MERT  

Ev:  (224).234 4615
İş    (224) 211 7878
Cep (533).695 4170