Ana Sayfa
     
 

ÖNSÖZ

Çocuk ölümlerinin çok olduğu bir zamanda sağlıksız şartlarda doğmuşum. Annem ben doğduktan sonra tifoya yakalanmış. Bakımlarımızı anneannem (GÜLŞAH ninem) yapmış. Yaşayıp- yaşamayacağımız belli olana kadar nüfus cüzdanı alınmamış. Annem, gündönümü (21 haziranda) doğduğumu söylerdi. Resmi nüfus cüzdanına göre 10 Mayıs 1935’ e bakılırsa iki yaş küçük yazılmışım.

İlk evladı olduğumdan annem bana çok düşkündü. Yemez, yedirir; içmez içirirdi. Yine bir ara hastalandığında doktor tavsiyesiyle kendisine alınan petek balı kendinden çok bana yedirmişti. Hastalığı geçip iyileştikten sonra bir gün,  Anne, canım bal istiyor; sen ne zaman hastalanacaksın diye sorduğumu hatırlıyorum. Zavallı hem gülmüş, hem ağlayarak beni göğsünde sıkarak sevmişti.

Çiftçi çocuğu olmam hasebiyle, tarımın içinde büyüdüm. Üniversiteye gittiğimde haldeki çalışmalarım beni tarıma daha çok yönlendirdi. Yedek subay öğretmenliğim sırasında da yine tarımla iç içeydim.

Muhasebe ve mali müşavirlik devresinde idarecilik kabiliyetimi geliştirdiğim kadar arada babamın, şeftali budama ve bakım işlerinde yardım ederek tarımla ilgimi sürdürdüm. Tavukçuluk ve mantarcılık faaliyetlerim yanında Demokrat Parti milletvekili Sadettin Karacabey’in Türkiye Ziraat Odaları Başkanlığı sırasında müşavirliğini yaptım.

Hemen her sahada pek çok yazılı eser olmasına rağmen tarımda halkın anlayacağı dilde bir şeyler bulmak çok zor veya ben bulamadım. Bir bakıma en az okuyan, hatta hiç okumayan köylünün anlayacağı bir dille tecrübelerimi yazmayı kendime vazife gördüm. Nefsime yenilmeden yazabilirsem, Allah indinde bir hayır işlemiş olacağıma inanıyorum.

21 Haziran 2012 tarihi itibariyle seksen yaşıma girdim. İş yerini oğluma devrederek fiili emekliliğin tadını çıkarır; torunlarımla oynarken ömür boyu dolu dolu yaşamış biri olarak çektiğim beyin sancılarımı aktarmayı düşündüm. Allah’ın izni keremiyle niyet hayır akıbet hayır!..

Faydalı olabilirsem ne  mutlu! ..

   

-  A  DENEMELER-KARALAMALAR       ( Beyin Sancıları )

Tarihçe:

Babamın Amcası Zübeyir Amcamı bir gün kızdırarak ağzından laf almak için “ Çingene misiniz, nesiniz soyunuz-sopunuz, belli değil demiştim. Hışımla biz Karamanlıyız demişti.  Onun yaşıtı sayılan Babamın Ağabeyi, Lütfü Amcama söylediklerini aktardım. Doğru Biz Karaman kökenli üç Akıncı kardeşten birinin soyundan geliyoruz demişti.

Akıncı kardeşlerden Soyumuzun banisi Karadağ’dan bir kadına vurulur ve onunla evlenerek akıncılıktan vazgeçer .Üsküp’ün kazası Kumanova  Miratofsa Köyüne yerleşir veya kurar..

Rahmetli Babamı 65 yıl sonra SILA-İ RAHİME göndermek nasip olmuştu.

Büyük Amcam:

Ramazan oğlu (eski yazıyla okunduğunda bazen Ramadan Oğlu Lütfü Aga ) nam-ı diğer Topal Lütfü

Dört erkek, iki kız kardeşin en büyüğü. Birinci Dünya Harbinde Osmanlı ordusunda levazım olarak görev yapmış; bilhassa Çanakkale harbi sırasında ordunun et ihtiyacını temin etmek için Marmara bölgesinin her tarafından hayvan toplamış. Baş ve işaret parmaklarıyla derisini yokladığı hayvanın kaç kilo geleceğini tayin eder; en fazla iki kilo yanılırmış. En çok Gerede civarından hayvan topladığını söylerdi.

Tahminen 1890 yıllarında doğan Lütfü Amcam, dedem Ramazan tarafından okula gönderilmiş. Sanırım idadinin son sınıfındayken Rumeliyi kasıp kavuran kolera salgınında baba ve anasını kaybettikten sonra aile reisi olarak çalışmaya mecbur kalmış. Hayvancı bir aileden geldiği için hayvan ticaretine başlamış. Kolera salgınında ölüleri toplayıp, mezarlığa taşıma işi verilen dedem Ramazan ve Karısı Satber ninem ölülerden kaptıkları koleradan art arda ölmüşler.

Mükemmel, harika bir kafa yapısına sahipti: Üç haneli bir rakamı üç haneli bir rakamla kafadan çarpardı. Eski yazıyla çok hızlı ve düzgün not tutardı. Bütün Balkan dillerini Bulgar ,Sırp, Rum, Boşnak, Arnavutça dillerini iyi bilirdi. Bir seferinde Avusturya sınırına yakın bir panayıra babamı da götürmüş, aradığı hayvanları bulamadığından 56 adet at ve sahibi ayırmadığı için mecburen bir eşeği de satın almış. Üsküp’e trenle geldiklerinde atları bir saat içinde satmış. Bir an önce Kumanova’ya dönme telaşındaymış, fakat eşeği satamamış. Bu arada eşeğin başındaki çingenelerin tereddüdünü görünce yanlarına yaklaşarak, Romanca salaklar bak karşıdaki adamlara kaptıracaksınız eşeği diyerek paylamış. A be sende bizdensin diyerek dolduruşa gelmiş ve eşeği almışlar. Rahmetli Babam dil bil, isterse çingenece olsun derdi.

 Birinci Dünya Harbinden sonra terhis olan Lütfü amcam ve aşağı yukarı aynı yaşlarda olup birlikte harbe katılan, askere alma sırasında Miratofça’ya gelen,  Bulgarlar tarafından askere alınan, Bulgar ordusunda askerlik yapan amcaoğlu, Habib Oğlu Zübeyir ile suyun öbür tarafına (Marmara) geçmenin çaresini düşünmeye başlarlar.

Kumanova ve civarının mültezimi (devlet adına vergileri toplayan müteahhit) Esat amca,  vaktiyle ölümden kurtardığı bir Sırp papazı tarafından gizlice uyarılır:

- Esat, kurtar soyunu. Artık buraları size vatan değil. İlk öldürüleceklerden birisin. Avrupa basını yoluyla - halkı soymak, zulmetmek – suçlamalarıyla ailen yok edilecek ve malın mülkün talan edilecek.

İkaz üzerine çok zengin (9 çiftlik sahibi) Esat amca, malını satıp parasını Osmanlı Bankasına yatırır ve suyun öbür tarafında vatan kuracağı yerleri araştırır. Soyun çıktığı Karaman’dan daha ilerilere Şam'a kadar gider. En sonunda Bursa’da karar kılar. İsa Bey (Esebey)’ de bir çiftlik¸ Cumalıkızık'ta bir çiftlik kurar. İnegöl Yolu üzerinde Cumalıkızık girişinde bir han kurar. Rahmetli büyük halam "Esat Amca handan gecede üç sarı lira kazanırdı" derdi.

Tahminen nüfusu o zamanlar yirmi bini geçmeyen Bursa’ya gelen o zamanın nakliye vasıtaları geceyi handa geçirir, hayvanların ve insanların iaşe maddelerini kendi çiftliklerinden ve civardan mevsiminde tedarik eden Esat amca iş bilir biriymiş.

Bize İktisat derslerinde Osmanlıyı tenkit babında Mültezim müessesini kötülerlerdi. Soyunda hırsız biri olmaktan hep utanırdım. Ta ki, Rahmetli ÖZAL’ın Adana Belediye Başkanı yaptığı Aytaç DURAK Adana vergilerini toplama işini ihaleyle üç adet bilgisayarı olan bir şirkete verene kadar.

Amerika ve Avrupa’da özelleştirmeler sebebiyle Osmanlının asırlarca uyguladığı sistemin ne denli mantıklı olduğunu anlamış oldum ve Esat Amcanın hırsız olmadığına inandım. Şu anda Türkiye kahvelerini süsleyen bir resim vardır. Bir tarihte o günün havasıyla Kürtler aleyhinde atıp tutarken –Büyük Amcamın kıpkırmızı bir yüzle bana dönüp:

-Sus köpek! Benim Çanakkale’de şehit düşen amcam oğlu Batmanlı Kürtle koyun koyuna yatıyor diye bağırmıştı.

 Nitekim o şehidin evine yolladığı uçak nöbetçisinin resmi Esat Amcanın evinden çıkmıştır. İngilizler keşiflerde kullanmayı önlemek için havadan attıkları benzin tenekeleriyle uçakları ve nöbetçileri yakmışlar. Aynı aileden bir kardeş Yemende, bir diğeri de büyük ihtimalle Filistin’den, Erzurum’a gönderilen birliklerde şehit düşmüş, kaybolmuştur. Ruhları Şad olsun,

Esat amcanın bir oğlu, Ramiz amca İsa Bey (Esebey ) çiftliğinde otururdu. Onun çocuğu yoktu . Ölen kardeşi İbrahim’in oğlunu yanına almıştı. Diğer oğlu Mehmet Cumalıkızık çiftliğini çalıştırırdı. Onun oğlu Mehmet uzun yıllar Cumalıkızık muhtarlığı yapmış, Ağa Han vasıtasıyla oranın dünyada tanınmasına katkı sağlamıştır.

Lütfü amcam, suyun öbür tarafına geçmeyi kafasına koyunca daha evvel Bursa’ya gelen Esat amca  ile  mektuplaşıp kadınları ve çocukları ve ayakları içe dönük olduğundan yürüme zorluğu çeken Topal Hamdi lakaplı kardeşiyle Zübeyir amcanın ağabeyi Hayati (Ayet) amcayı Varna’dan gemiyle İstanbul’a getirip onlara nüfus alıp Bursa’da Emir Sultana çıkarken sağ tarafta bir eve yerleştirir. Seydi amcamla babamı Kumavova’dan iki bin koyunla yanlarındaki dokuz çobanla yola çıkardığı koyunun başına gider.

Aylarca süren yolculuktan sonra Çorlu’ya gelirler Önceden tanıştığı bir beyin çiftliğinde üç sene kalırlar. Sonra Tekirdağ Muratlı’da üç sene civarında eğlenirler. Bursa’da kadınların başında Ayet amcam ve onların anası kalırmış. Fasih Osmanlıca konuşan bu kadına herkes saygı gösterirmiş.

Lütfü amcamın karısı, ben anamı- babamı bırakamam diyerek gelmediğinden Amcamın hayata küstüğünü söyler; alkolik derecede içkiye düşkünlüğünü bu hadiseye bağlarlardı.

İstiklal harbinin devam ettiği, daha doğrusu katileşmediği (1920-1921) yıllarındaki bu macera herkesin dayanamayacağı kadar zorluklarla geçerken; koyun ve etin satılmadığı ve gittikçe çoğalan sürünün daha ucuz beslenebileceği bir yer bulma arayışı sırasında, Dikili civarında bir çiftliği kiralar. Çanakkale üzerinden geçmek için sürüleri sürerken çok şiddetli bir doluya yakalanırlar. Öyle ki koyunun üzeri kar gibi buzla örtülür. Çok zayiat verdiklerini söylerdi babam.

Dikili’de de 1927’de Bursa Panayır köyündeki çiftliği alıncaya kadar kalırlar. Dikili’den geçerken babamın anlattıklarıyla bugünü kıyaslamak bile çok zor. Karşı tepelerden denize kadar hiçbir engel, bina yoktu. Ot diz boyu idi, derdi.

Panayır’daki yeni alınan çiftliğe sürüdeki bir çoban köpeğini getirirler. Birkaç gün sonra köpek kaybolur. Sürünün başına tekrar dönen babama, köpeğin kaybını anlatınca gülerek Bursa-Dikili arasını yirmi günde alarak dönen köpeği gösterirler. Bu köpeğin son yıllarını ben de hatırlıyorum. Yaşlılığı sebebiyle yorulmaması için bağlandığında, mızıklanır adeta ağlardı, saldığımızda da sevincinden ayaklarımızı, ellerimizi yalayarak sürüye giderdi. Koyuna bizden daha düşkündü.

Panayır Köyü:

İpek Yolunun geçtiği güzergahta kurulu, aslında dört çitlikten ve çiftliklerde çalışanlardan meydana gelen 30 hanelik küçük bir köydü.  Köy meydanında, kervan hayvanlarının sulandığı bir büyük kuyu ve onun başında belki binlerce yıldır kullanılmaktan iplerin bıraktığı izleriyle granit kuyu başı vardı.

Kervanların kesilmesiyle çalışmayan bu kuyu kapatılıp kuyu başındaki taş ortadan kaldırılmış. Kuyu başının ne olduğunu kimse hatırlamıyor.

En büyük çiftlik, Abdülhamit’in paşalarından Hançerlizade’nin çiftliğiydi .İkinci çiftlik bir hanımağa olan Kaya Hanımın çiftliği, birde onun ergenlik hakkı olarak Remzi beye verdiği Remzi Bey Çiftliği, Sonradan torunu Nihat Biçen sebebiyle dünürü olan aslen Tiran ‘dan gelmiş Harun Kahya Çiftliğiydi. Bizim çiftliğin eski sahibi Orhangazi’de bir miktar arazisi olduğundan Panayır’daki arazisini büyük amcama satan çeltik üretimiyle uğraşan Haydar Ağa lakaplı biriydi. 1950’lerde köyün bütün arazisini kiralayıp çeltik ekmişti.

Hoş sohbet biri olan Haydar Ağayla kahvede otururken kendisini beklediğimiz Kardeşim Mustafa (Yunus)'un kayınpederi içeri girdi. Koca Rasim lakaplı Rasim Ağayla birkaç ay evvel bir münakaşamız olmuştu. Tavuk Çiftliğine civciv gelecekti. Kamyonun zorlanmaması için yolu sağlamlamaya uğraşıyorduk. O sırada ikindi ezanı okundu. Rasim Ağa elindeki küreği yan tarafa savurdu.

- Ben senin yüzünden Cehennemde yanamam diyerek namaz kılmaya gitti. Rasim Ağa ikindi namazı vaktinin bitmesine daha çok var, şunu tamamlayalım ısrarıma rağmen abdest tazeleyip aheste aheste namazını kıldı. Bereket kamyon geç gelmişti.

Rasim Ağa iki metre boyuyla kahveden girerken Haydar Ağa

- ‘Len Rasim, bu sakalla kimi kandırıyon len! diye seslendi. Rasim Ağa elini dudaklarına götürerek sus işareti yapıyordu. Ben söyle Haydar Ağa dedikçe beriki durmadan sus işareti yapıyordu. Hayırdır Haydar Ağa sen bunu nerden tanıyorsun deyince :

-Ben bununla asker arkadaşıyım. Orhaneli, Keles, Büyük Orhan’da bir düğün olacak da bunun rakı tepsisi gitmezse o köyü dağıtırdı.

- Vay Rasim Ağa, demek benim için cehenneme gitmezsin demek ki, diyerek rövanşı almıştım.

Haydar Ağa’nın iki yıl çeltik ekimi, çocukluğumda köycek çektiğimiz sıtma aklıma gelirdi. Sıtma nöbeti başladığında zangır-zangır titrer, bir müddet sonra ateşten yanardık. Sıtma ilacı kinin, nüfuslarımıza vurulan damgalarla verilirdi. Daha sonra kıtlık yıllarında pazen, patiska, şeker, ekmek kaşelerinden boş yer kalmazdı. Bit, pire, tahtakurusundan geceleri uyuyamazdık.

İkinci Dünya Harbi sonunda Amerika’dan gelen DDT ile bu haşarattan kurtulduk. Ama DDT’nin halkımız üzerindeki tahribatı hiçbir zaman araştırılmadı.  

Demirtaş nahiyesine bağlı köyümüze  müslüman  mezarlığı denilen tabii bir artezyen suyundan büyük çiftliklerin üçüncü katına bile 2-2.5 kilometre öteden toprak künklerle su çıkartılırdı. Ancak bazen beyler içme suyunu şehirden veya yakın yerlerden getirtir; patlayan künkleri tamirden kaçınırlardı.

Demirtaş aslen Rum köyü imiş. Eski Gemlik yolu üzerinde onun güney doğusunda çok zengin ve de Rum milliyetçiliği güden aşırı fanatik Tepecik Rum Köyü varmış.

 Eski Gemlik yolu üzerindeki bu köyün rumları Panayır’ın fakir halkına çok çektirmiş. Bursa’nın kurtuluşu sırasında Türk Atlıların önünden kaçan bu Rumlardan 9 tanesi; Abdülhamit Han  zamanında Hançerlizade'ye teslim edilen Rus esirlere attırdığı büyük hendeği geçerken Askerlerimiz tarafından vuruluyor. Vurulan ve güneşte şişen bu cesetleri gören Emin dayı,  yıllarca temizlik hastası olmuştu. Yaz kış bir su görse devamlı elbiselerini bile neredeyse ıslatarak temizlerdi.

 Bu sebeple o hendeğe Katene hendeği denirdi.Tedbiren yavaş ilerleyen askerlerimiz yetişene kadar, bu Rumların bir kısmı geçtikleri köylerde mezalime girişmiş; bilhassa Ahmet Bey Köyü halkını camiye doldurup canlı canlı yakmışlardır.

Arada 500 metre mesafedeki Demirtaş Rumları yerli halkla iç içe yaşadığı için taşkınlık yapmamış Mudanya anlaşmasıyla onlar Mübadil olmuş, Tepecik Rumlarından pek azı kurtulabilmiş; bunlardan bir kısmı yıllar sonra kaçarken gizledikleri servetlerini aramaya gelmişlerdir.

Dolaştıkları yerlerden getirdikleri kavun, karpuz, domates patlıcan gibi mahsulü ekmeğe çalışan babamlara, yerliler gülerek

- ‘Burada yetişmez, ancak Tepecikte yetişir, derlermiş. Yetiştiğini görünce de kendileri de ekmeğe başlamışlar. Öyle ki 1940’lardan sonra,  köyümüz Türkiye’nin en çok domates yetiştiren köyü olmuştu.

1942 yılı kışında hemen hiç kar yağmur yağmamış; tarlalar sürülememiş, ürün ekilememişti. Tarladaki tezekler tokmak ve baltanın tersiyle kırılarak yaz ürünü ekmeğe uğraşılıyordu. Kış mahsulü buğdaylar neredeyse bir karış kalmıştı. 21 haziran günü başlayan yağmur aralıksız 24 saat devam etmiş; Köy sular altında kalmıştı. Bütün köylü Harun Kahyanın nispeten yüksekteki koyun ağılına sığınmıştı. Babam, yığın (tokurcun) halindeki buğday demetlerini, haber veren Armut Köy halkının yardımıyla toplayıp harman yerine getirmişti. Geniş alana yaydığı demetleri kurumaya bırakan babam, onlarla uğraşmayıp, kuru fasülye, mısır ekmişti. Öylesine güzel  mahsul  aldı  ki onun parasıyla Bursa’da aslen Afganistan’lı olan Arap Serdar lakaplı birinden, Hacı İlyas Mahallesinde 600 metre kare arsası, iki katta on odalı bir ev almıştı.

Arap Serdar, Çanakkale Savaşları sırasında İngilizlerin getirdiği birliklerle gelir. Karşısındaki düşmanın müslüman olduğunu gören Arap Serdar, bizimkilere iltihak eder.

Rahmetli babam, Arap Serdarı çok severdi. Öyle ki ilk erkek torunu, benim oğlumun adını Serdar koymuştu. Çok çalışkan bir adam olan Arap Serdar’ın çocukları, maalesef babalarına benzemedi. Küçük oğlu esrar tutkunu olduğundan babasının servetini kısa zamanda tüketti.

Bu ev benim tahsil hayatımın ilk adımına vesile olmuştu. Sonradan Bursa müftüsü olan devrin büyük alimlerinden olan Hacı Yakup CENKÇİLER, Üsküp civarından gelmişti .Bize bitişik 5 dönüm bir bahçesi vardı. Beş erkek, beş kız evladı vardı ve onların hepsini okutuyordu. Rahmetli Kardeşi de İç işleri Bakanlığı Baş mütercimiydi. Demokrat Parti İktidara geldiğinde Celal BAYAR Kur’an tercüme edilebilir fetvası karşılığında kendisini Diyanet İşleri Başkanlığına atayacağını söyler.

 Ertesi gün bütün gazetecileri davet eden şahıs KURANI KERİM tefsir edilebilir amma asla tercüme edilemez. Demişti. Rahmetlinin oğlu da yıllarca TÜRKİYE GAZETECİLER genel başkanlığını yapmıştı. Babası İngilizce, Almanca, Arapça,  Farsça lisanlarına bihakkın vakıf ayrıca bütün Balkan dillerine edebi manada hakimdi.

HACI YAKUP CENKÇİLER:

Kalabalık nüfusunu geçindirmekte zorlansa da çocuklarının tahsiline de titizdi. Küçük kızı Sevim ilk okul  arkadaşımdı. Genç yaşta kanserden ölmüştü. Tütün, domates fidelerini kendi bahçesinde üretir, Bursa altındaki bahçelerde nüfus çokluğundan faydalanarak ürün yetiştirirdi. Tütün ektiği yıllarda bizde tütün dizmeğe yardıma giderdik. O günlerde arada bir beni yoklayan Hacı Yakup beni devamlı takip edermiş.

İlkokuldan sonra Hamdi Amcamın dolduruşuyla, “Senin zaten, bir oğlun var, Mustafa yarım, okutup da ne olacak, sana yardımcı olsun deyince, hesabına elveren Babam okul konusunda son sözünü söyledi. Okumayı çok istiyor ve gece gündüz ağlıyordum. Zavallı Anam Hacı Yakup’a gidip durumu anlatıyor. Kız Kardeşinin kızı Hacı Harun Kâhya’nın geliniydi. Ben gelir hem kızı ziyaret eder. Muharrem Ağayı görürüm demiş. Cuma namazında Babamla karşılaşınca; Bize Gidelim davetine uyarak, eve geldiler.

- Hanım bak misafirimiz var, Allah ne verdiyse yiyelim deyince:

 Hacı Yakup,

- Dur bakalım Muharrem Ağa bakalım ben senin yemeğini yiyebilecek miyim ?

  -O da ne demek diyen Babama Hacı Yakup

-Salih okumak istiyor, sen okutmuyormuşsun dedi

.Babam ağabeyinin sözlerini tekrarladı.

-Dur bakalım Muharrem Ağa, Ana babanın birinci farzı çocuklarına ilim öğretmektir Sen bunu ret mi ediyorsun. Bu farzı reddeden dinden çıkmış sayılır.  Bu sebeple ben senin yemeğini yiyemem.

-Babam ben yalnızım. Bunun bana yardımı gerekir itirazına karşı:

-Hepimiz tek geldik. Tek gideceğiz. Ancak Allahın ilim emrini yerine getirmek mecburiyetindeyiz. Sen bu farzı kabul ediyor musun, etmiyor musun? diye tekrar edince

-Mesajı aldım dedi Babam.

İlim sahibinin karşısındakini  ikna etme ustalığını en iyi anlatan bir  misaldir bu. Benim de hayatımın dönüm noktasıdır. Bazen düşünür, acaba okumasaydım daha mı mesut olurdum derim. Bütün çilelerime rağmen okumuş olmanın hazzını duyarım

Hacı Yakup’un bir oğlu AP Bursa Milletvekili olarak görev yaptı. Maalesef o da (büyük oğlu Ahmet hariç) bütün çocukları gibi kanserden öldüler. Büyük oğlu Ahmet Karısı Melek hanıma benziyor. Belki kanser olmayan tek çocukları da o. Melek Hanım, yüz yaşına kadar, çocuklarının ölümünü bilmeden yaşadı. Çocuklarını sordukça, görevli olarak dışarıya gitti, sana selamları var, diyerek avuttular. Allah rahmet eylesin.

Bursa’daki evi aldığımız yıl Babamın başına gelen bir hadise, hayatımızı alt-üst etmişti. Hala Yoncalık adıyla andığımız yonca tarlasına gittiğinde; Harun Kahya’nın bir çobanının koyun sürüsünü yoncaya saldığını görünce, çıkar koyunları ikazı üzerine adam Babama saldırır ve sopasıyla babama vurmaya başlar. Babam kendini korumaya, sopa darbelerini savuştururken; elindeki bağ testeresiyle çobanın kendine yaklaşmasını önlemeye çalışmış. Mücadele sırasında çobanın başını testere sıyırmış. Babam at arabasına atlayıp uzaklaşmış.

Demirtaş’ta jandarmaya şikayete gitmiş. Sopa darbeleriyle çatlayan kolunu sardırarak rapor almış.

Çoban, kafasındaki sıyrığın üstüne hamur kapatmış. İltihaplanan yara sebebiyle bir kaç ay sonra  çoban ölüyor. Şikayetçi olarak dava açan babam, ölüme sebebiyetten aylarca süren mahkemeden sonra yirmi ay mahkum olmuştu.

Şimdiki Adliye Sarayının olduğu yerdeki Mahpushaneye sık- sık yemek götürürdüm. Hatırı sayılır ve güvenilir mahkumlar, Müdürün izniyle karşı taraftaki – şimdiki Askerlik Şubesinin yerindeki kamelyalı bahçede otururlardı.

Yemek götürdüğüm bir gün gardiyan :

-Baban karşıda demiş, ben de oraya gitmiştim. Sohbet devam ederken uzun boylu, sarışın biri daha geldi. Oturanlar :

-Buyur Bey, buyur diye yer verdiler. Gelenin gözü bana takıldı.

-Kimin bu çocuk ? diye sorunca, Babam :

-Benim . Bak bakalım nasıl Nazım Bey dedi.

Beni yanına çağıran Nazım isimli adam, tahta çantamı açtırıp defter ve kitabıma baktı. O günlerde tabiat bilgisi derslerinde ARTEZYEN konusunu işliyorduk. Tertipli bir öğrenciydim. Defterim tertemiz ve sayfa uçları kıvrık değildi.

Artezyen konusunda sorduğu bütün sorulara cevap verdim. Ancak, şimdi hatırlayamadığım bir soruya cevap verememiş ve ALLAH bilir demiştim.

-Yok ALLAH! diye hırsla terslemişti. Ancak Babama dönüp:

-İyi , Muharrem Ağa İyi diyerek. Ayrılıp gitti.

Ortalıkta buz gibi bir hava esmiş; herkes tedirgin olmuştu. Mahkumlardan  Süleyman Ağa:

-Gene gavurluğunu kustu!, demişti.

Nazım Bey denilen adamın sonradan o hapishanede yatan, Nazım HİKMET olduğunu öğrenmiştim.

SÜLEYMAN AĞA:

Tahtalı Köyünde Kadir Pehlivan adında bölgenin sevilen şahsı, İstiklal Harbi sırasında Anadolu Kuvvetleri için yardıma çağrılır. Civarın çiftlik sahipleri, harmanda vermek üzere buğday, arpa, saman ot  sözü  verirler. Birini daha beklemektedirler:

-Gusura galmayın beyler, bencileyin de ancak bu kadarını denkleyebildim, diyerek omzundaki altın dolu heybeyi valinin önüne koyar. Onlarca Beyin toplamından fazla ve altın olarak Anadolu Hareketine katkı verir.

Yıllar sonra Kadir Pehlivan ve çocuklarından haraç istemeye gelen dört kişiden ikisini öldüren oğlu Süleyman Ağa  müebbet, Babası Kadir Pehlivan on beş yıla mahkum olur. 

Hapishane Müdürü, Süleyman Ağa’ya :

-Hem sen avunursun hem bu kader kurbanları üç-beş kuruş kazanır, meslek sahibi de olurlar, demiş.  O yıllarda çorap sıkıntısı vardı. Yama üstüne yama yapılarak giyilirdi çoraplar.

Zavallı anacığımın benim çoraplarımı onarmak için uğraşması gözümün önünden gitmez.

Müdürün tavsiyesiyle kırk adet çorap makinesi alan Süleyman Ağa’ya  bir koğuş tahsis edilip imalathaneye dönüştürülmüş.

Akşamları Babamın Neyini ve şarkılarını dinleyen Süleyman Ağa :

-Koğuşta canın sıkılır, gel sana bir makine vereyim, hem meslek öğrenirsin demiş.

1951 Demokrat Parti Affıyla hapisten çıkan Süleyman Ağaya geçmiş olsuna  gitmiştik.

Kadir Pehlivan, hapisten çıktıktan birkaç ay sonra ölmüştü.

 Bilahere  -Karısı öldüğünden Yenice Abat’tan evlenen Süleyman Ağa, iadei ziyaret babında bize misafir gelmişti. Beni yanına  çağırmış :

-Bak Salih ben ikinci hayatımı Babana borçluyum demiş ve anlatmıştı:

- Hapishanenin serserilerinden bir gurup haraç için imalathanenin kapısına  dayanırlar .  Hapishanede de tabancası belinde olan Süleyman Ağa elini tabancaya götürürken Babam elini  tutar :

-Ağa kendine gel, uyma bunlara derken; gardiyanlar yetişip haraççıları toplayıp götürürler.

-O hırsla o heriflerin bir kaçını gebertir, neticede de idam ile mahkum olup asılırdım, demişti.

Rahmetli Babam bu konuda kimseye bir şey söylememişti.

ORTA OKUL:

Hacı Yakup’un telkiniyle okul yolu açılınca, evraklarımı alarak İpekçilik Caddesi sonlarındaki Orta Okula gittim. İngilizce sınıfları dolduğu için beni Fransızca sınıfına kaydettiler.

Bir ay geç kalmanın korkusuyla rüyamda bile ders çalışıyordum Haftasına Fransızca öğretmenimiz, Eski Hicaz valilerinden Tahir Paşanın oğlu Refik İlboğa sırayla tahtaya kaldırıp imtihan etmeye başladı Maalesef öğrenciler Fransızca kelimeleri Türkçe gibi okuyor, vuasi,vuala kelimelerini voici. voila diye okuyunca öğretmenden azar işiterek birer sıfırla yerlerine oturuyorlardı.

Defterindeki son öğrenci olarak beni çağırdı. Hepi-topu 20-25 kelimeyi geçmeyen bütün soruları bilmiştim. Tebeşir kelimesinin Fransızca karşılığı olan ( Türkçe okunuşu ile  la kre ) cevabını verdim. Yazma için tahtaya yöneldim: la cr harflerinden sonrasını hatırlayamıyordum. Öğretmen:

Eşek nasıl anırır? diye soruyordu ve arkadan Ai!, Ai! Ai! diye ses vererek bana kopya veriyordu. Bense şapşallamış, siyah tahtanın önünde kendimi bir nokta gibi hissediyordum. Sonunda halet-i ruhiyemi anlamış olacak ki elimi tutup A harfini yazınca arkasından İ ve onun arkasından Fransızcada okunmayan E harfini de eklemiştim.

Biliyormuşsun işte diyerek, adımı sormuş ardından soyadımı  söyleyince .

-Aferin,  benim MERT oğlum diyerek bir sevgi tokadı attı. Defteri not için açtığında benim daha bir haftalık öğrenci olduğumu görünce daha da bir şaşkınlıkla bütün sınıfa dönüp :

Yuh size! Bir haftalık öğrenci kadar bile olamadınız! diye azarlamıştı. Ön sırada oturan Yüksel DİKENCİK’e özellikle bağırmıştı. Kaderin cilvesine bakın, Yüksel Dikencik sonraları bir Fransız hanımla evlenmişti.

Refik Bey özellikle benim üzerimde durmuş ve o sene bana Fransızcanın temellerini öğretmişti. Onun söylediği söz sonunda gerçekleşti:  Fransızca nankör bir dildir, bıraktığın anda unutursun.

 Sonradan,  tercüme ettiğim kitapları bile okuyamadığımı gördüm.

Fransızca, kaideleri bol, ancak istisnaları da çok bir lisan. Konuşarak pratik yapacak kimseler de olmayınca yabancı dilde ilerlemek mümkün değil.

 İngiliz, ardından Amerikan hakimiyeti bütün dünyada İngilizceyi  öne çıkardı. Bazen bu yaşıma rağmen İngilizce’ye başlamayı bile düşünüyorum. Hem pratik yapacak insan çok, hem bilgisayar sebebiyle devamlı İngilizcenin içindesin


BABAM:

1900 yılında doğduğunu sanıyoruz. Babamı ve annemi hayal meyal hatırlayabiliyorum, derdi 1905-1906 yıllarında Balkanları kasıp kavuran kolera salgınında evinde iki arabası olan ailelerden birini ölüleri taşımakla görevlendirilmiş. Dedem Ramazan  (eski yazıyla Ramadan  okunduğu için tapu, satış ve pek çok konuda ihtilaflara yol açardı) ölüleri taşırken kolera mikrobuna bulaşmış.Karısı SATBER ninemiz de ondan kaptığı için art-arda vefat etmişler. Dört erkek, iki kız evlat yetim kalmış. Evvelce de yazmıştım; ailenin en büyüğü Lütfü Amcam on dört, büyük halam Hidayet dokuz yaşlarındaymış.Seydi Amcam yedi, Hamdi Amcam altı, Babam beş , küçük halam Mihriye dört yaşlarındaymış.

İdadinin son sınıfından aile geçimi için ayrılmak zorunda kalan büyük Lütfü Amcam, hayvancılıkla geçinen, hayvancılığı iyi bilen bir aile ferdi olarak hayvan ticaretine başlamış.

Büyük Halam Hidayet çok güzel bir kadındı. Kardeşlerin yemek ve çamaşır yorgunluğunu gidermek için yüksekçe bir dala oturur ayaklarını sallayarak dinlenirmiş. Bir bakıma ANA gibi gördüğü halama titrerdi Babam. En çok da ayakları içe dönük doğduğundan Topal Hamdi lakaplı amcamdan şikayetçiymiş.  Çok yaramaz, bir o kadar da gömlek ve pantolon düğmelerini kumarda kaybeder, eve düğmesiz gömlek ve pantalonla dönermiş.

Evlilik yaşına gelen Halamın, pek çok talibi varmış. Üsküp eşrafından,aynı zamanda Şair Yahya Kemal Beyatlı’ların da komşusu olan GÜLLÜZADELER’in Musa Efendi ile nişanlamışlar. Düğün için ısrar edince çocuklara bakacak insan yok. Bir müddet sabredin itirazı üzerine bir bakıcı vermişler. Ancak, bakıcı Hamdi amcama fazla dayanamamış.

Bu arada Lütfü amcam, evlenmiş onun karısı aileye bakmaya başlamış.

Babam, herkes kahveye, oyuna giderken, MEVLEVİ tekkesine devam etmiş. Şeyhin telkiniyle ney öğrenmiş. Öylesine güzel çalar, hatta Dede Efendiden eserleri icra ederdi. Diğer amcamlar da bazı ileri gelen sırp düğünlerinde babamın ney çalmak için davet edildiğini söylerlerdi.

Çocukluğumda onun neyin üflemesine bayılırdım. Sadettin Kaynak'ın bütün eserlerini çok güzel çalar; seslendirir, çalı çırpıyla etrafı çevrili evimizin etrafında dinlemeye gelen gençlerin arada naraları, bazılarının hıçkırıkları duyulurdu.

Musiki bilgisi hakkında güzel bir hatıram vardır: Radyo dinliyorduk. Okuyucu öyle bir perdeden başladı ki, Babam o anda “Eh, biraz sonra zırtlarsın” dedi. Hakikaten biraz sonra  nefesi yetmediğinden acayip bir ses çıktı ve program kesildi.

Çok mısır ekerdik. Mısır koçanları eve taşınır,  Köyün bütün genç kız ve delikanlıları kapçıklarını soymaya gelirlerdi. Tek şartları Muharrem amcanın yığının tepesine oturup, onlara şarkı söylemesiydi

Bir seferinde imtihan sebebiyle mısır ekimi sırasında çızıya  mısır tohumu atmak için Hamdi amcam kızı SATBER’i  yerime bırakmıştım. Bütün tarlaya yetecek tohum varken, tarlanın üçte-biri bitmeden tohum bitti amca demiş. Şarkıları daha yakından dinlemek isteyen Satber tohumu avuç avuç attığından bitivermiş. Sonra  mısırlar çıktığında  onları seyreltmek için haftalarca uğraşmıştık .Bir bakıma benim ustalığım da ortaya çıkmış oldu; benim attığım yerlerde çıkışlar birer karış arayla idi.

Utangaç-sıkılgan bir tabiatım vardı. Soru sormaya çekinir, hele büyükler karşısında buram-buram terlerdim. Ortaokul, arkasından Bursa Erkek Lisesinde ilerledikçe kendime güvenim gelmiş ve herkesle konuşmaya, tartışmaya başlamıştım. Güven, tabiî ki başarıyla geliyordu. Bütün derslerimde çok iyiydim. Sanırım orta okul sıralarında Babama takdirnamemi göstermiş; ondan aferin beklerken, o dışarıda pulluğu gösterirken, sen bilirsin oğlum bak pulluğun sapı orada bekliyor demişti.

 İş korkusu değil, okuyamamak korkusu azmimi kamçılıyordu.

Şimdinin Beyaz ve Hacivat Karagöz filminin her iki artisti, Bursalıdır. Haluk BİLGİNER’in amcası, benim orta okulda biyoloji (tabiat bilgisi) öğretmenimdi .

 Bir gün sınıfta size bugün ceviz nasıl korkutuluru anlatacağım demişti.  Belki de sınıfta o günkü dersi en dikkatli dinleyen bendim.

-Çocuklar, Anadolu’da ürün vermeyen cevizleri korkuturlar: Baltayla cevizin başına giden köylü ağacın gövdesine birkaç balta vurur; bak ceviz ürün vermezsen seni keseceğim der. Hakikaten ertesi sene ceviz ağacı ürün vermeğe başlar

-Bunun sebebi bitkilerde de bizim gibi iki tip kan vardır. Bizim derimizin altında deriden gelecek mikropları önleyen beyaz-sarımtrak bir kan vardır. Bitkilerin de hemen kabuklarının altında beyaz kan vardır. Bitkilerdeki bu kan yaralanmadan dolayı ölüm korkusuyla, döl bırakma isteğini tetikler ve çiçeklerin dökülmemesini sağlar.

Hocamın bu sözünü domateste denemeye karar verdim. Elime aldığım bir şıvga- ince bir ayva sopasıyla bir sıranın iki tarafını çırptım. İlk domates toplamaya gittiğimizde sıranın diğerlerinden farkını gözlemek oldu. Diğer sıralarda tek-tük yeşil domates varken benim, Hocamın tarifiyle çırptığım sıra çıngıl çıngıldı. Üstelik evin yiyecek olgun domatesini o sıradan almıştık.

-Bu sıra dayak yediği için böyle çıngıl-çıngıl diyerek Hocamdan aldığım bilgiyi aktardım. Babam çok memnun olmuştu.

Yeni satın aldığımız Koca tarla adını koyduğumuz tarlaya, 150 dönüm araziyi satın alanlarla birlikte şeftali dikmiştik. Benim,  çocukluğumda rahmetli Remzi Beyin dikip, piyasası olmadığından söktürdüğü şeftali denemesinden sonra ilk teşebbüs idi. Ancak biz domates sebebiyle  İstanbul piyasasına girmiş, büyük Pazar bulmuştuk.

Remzi Beyin tarlada kalmış bir şeftali ağacında gördüğüm bir şeftali için buğday demetlerini taşırken  arabadan inip koparmış arabaya tırmandıktan sonra yemeğe başlamıştım ki; kamçı sopasını kafama yedim.

-Kimden izin aldın da onu koparıp yiyorsun diye azarladı.

-Nasıl olsa yere düşecekti, diye kendimi savunmaya çalışırken;

-Onu yiyen kurdun kuşun hakkını sen mi zıkkımlanacaksın diyerek bir azar daha işittim.

Şeftalici köylerdeki arkadaşlarımdan şeftali hakkında bilgi topluyordum. Hemen hepsi seyreltmemi tavsiye ediyorlardı. Babama birkaç sefer söylesem  de :

-Onların arazileri zayıf, bizim arazilerimiz kuvvetli, seyreltmeye lüzum yok diye terslemişti.

Bir cumartesi Anneme çorbamı tarlaya getirsin demiş. Çorbasını götürmüştüm:

-Ben Vakıf burgusunda (artezyen) elimi-yüzümü yıkar, orada yerim, sen yavaş –yavaş sürmeye devam et demişti. O gözden kaybolur -kaybolmaz yeni bir sıraya döndüm ve bez sardığım kamçı sopasıyla şeftali dallarının sık yerlerini dövmeye başladım. Dökülen şeftalileri toprağa gömüp ortalıkta suç unsuru bırakmadım.

- Yine de eski sıra bitmeden yeniye niye başladın diye bir zılgıt yedim. Anlayacak diye ödüm koptu.

 Hasat mevsiminde dolu sepetleri taşıyan akrabamız İsmail’e bana dört sepet getir dedim. Dayak yemiş sıradan bir ağacı, dayak yememiş sıradan bir ağacı sıyır ve sepetlere doldur dedim.

-Abi bunların bir kısmı çok yeşil, olgunlaşmamış diye itiraz etti.

-Boş ver sen sıyır diye ısrar ettim. Bunlar İstanbul’da alıcısına ulaşana kadar yumuşar dedim. Her iki ağaçtan da ikişer sepet çıktı.

-Şimdi git babamı çağır dedim.

Gelen babama, dayak yemiş sıra ile, yememiş sıradaki ağaçlardan aynı miktarda şeftali çıktığını görünce şaşırdı. Farklı isimle gönderdiğim şeftali faturalarını gördükten sonra,  bir daha seyreltme konusunda hiç muhalefet etmedi. Nakliye masrafları aynı olan şeftali sandıklarından dayak yemiş ağacın kilosu 80 krş’tan diğeri ise 35  krş’tan satılmıştı. Bu durumda seyreltilende kar, üçte iki artıyordu. Bundan sonra seyreltme konusunda aramızda tartışma çıkmamıştı.

1942’den 1960’a kadar Panayır Köyü bütün Türkiye’de domatesi ile ünlüydü. Köycek çok iyi kazanıyorduk.  Demirtaş  nahiyesindeki  tütüncüler tütün ekecek icar (kiralık) arazi  bulamıyordu.

Başlangıçta Bursa –Mudanya arasında çalışan trenle  köfelerle, altına nerdeyse yeşil, biraz üstüne doğru hafif pembe, en üstüne de kırmızılarını dizdiğimiz domatesler  İstanbul da iyi para kazandırıyordu. Daha sonraları köfelerden daha küçük üçlü tabir edilen sandıklarla sevkiyata  başladık.

Bu arada Bursa-Mudanya tren hattı kaldırılınca sevkiyat Yalova’ya döndü. Yalova’da DERE tabir edilen  yerden  mavnalarla deniz kıyısındaki HAL rıhtımına yanaşılır, rıhtımdan komisyoncu (halkın kabzımal dediği)  yazıhanelere götürülürdü.

Sivri, çarliston, dolma, gavata, yağ biberleri, ve taze fasülye  de konik tabir edilen sandıklarla sevk edilirdi.

Birkaç sefer Amca oğlu İsa  ağabeyimle  mavnalarla  gitmiştim. Akşam saat 8-10 arası İstanbul’a doğru denize açılan mavnanın motor sesiyle denizi seyrederek sabaha karşı Hal  rıhtımına  yanaşırdık.

Son turfan domates hasadı son baharda yapılırdı. Yanlış hatırlamıyorsam 1945 veya 1946 yılında Şubat 20 ‘e kadar kırağı yağmamış,  domates toplamaktan nerdeyse bıkmıştık. Ancak,  fiyatlar çok iyiydi

Babam, hemen her sene Hale yakın olan MISIR çarşısından KUYRUK (mor koyun) almaya yollardı. Eskiden köylerde kasap yoktu. Et ihtiyacı, bilhassa kışın kavurma ile karşılanırdı. Benim Mısır çarşısından getirdiğim kuyruk yağıyla (malak, manda  yavrusu ) etiyle yapılan kavurma yemeklere lezzet  verir; yemekler, hele- hele sabahları,  üzerine konan kavurma ile tarhana çorbası mis gibi kokardı .

Evvelce de bahsettiğim, babaannemin  adını taşıyan amca Kızı Satber sabahları, kardeşi  Saniye ile  bize geldiğinde bütün ısrarlarımıza rağmen sofraya gelmezdi. Yıllar sonra –yaşlılığında- hatırlar mısın, her çağırışınızda inadım tutar, ama yarın oturacağım, der; ertesi gün yine inadım tutardı. Hala o mis gibi kavurmalı tarhana çorbası burnumda tütüyor demişti. Öldükten sonra onun adını yeni doğan torununa vermişlerdi. Bir gün,  inadı nasıl diye sorduğumda aynı Babaannesi demişlerdi de hepimiz kahkahalarla gülmüştük. 

  Ruhu şadolsun!   

Hoca Teyze:

Hacı İlyas Mahallesindeki evimizden her akşam yiyeceğim ekmek, bazen peynir almaya Demirtaş   camii bitişiğindeki evinin altındaki Hamdi Amcamın bakkal dükkanından almaya giderdim. Öğleleri de Temenyerindeki  okuldan  Amcamın dükkanına yemeğe gelirdim. Aklı sıra beni bezdirip köye dönmeye zorlardı.

Okuma aşkım bütün bu çilelere göğüs gerdiriyordu.

  Bir akşam üzeri nevalemi almaya gittiğimde, dükkandan  üzüntüyle  ayrılan bir karı-koca son bir ümitle, Bulgaristan göçmen şivesiyle:

-Te be kızan  Sülüş Aga diye birini tanır mısın, karısının adı da Rahime  ? dediler

-Tanımaz  mıyım!   Sülüş Aga İnönü caddesinde Demirtaş Paşa  İlkokulunun bitişiğinde Eseri-Cedit (yazı kağıdı) satardı, Karısı Rahime de Hoca Teyze diye anılır, Amcamın kızı Kadriye ablamın kaynanası olur. Oğlu İbrahim ile evlendi,  nerdeyse bir yıl oldu! dedim.

Kadıncağız heyecandan neredeyse yere yığılacaktı.

-Te be çocuğum evlerini bilir misin? Bizi götürebilir misin ? Uzaksa araba (payton) tutalım, deyince

-Yok be teyze hemen şu caddenin biraz ilerisinde dediğimde,  ümitle canlanan kadıncağız kocasını sürükleyerek beni takibe başladı.

Kapıyı -çaldığımda –iki ev arasındaki hayatta kolları belinde gezinen Hoca Teyze’ye:-    

-Hoca Teyze bak sana misafir getirdim diye seslendim..Kardeşi,

-Abla, abla diyerek yanına giderek sarıldı .

Yirmibeş yıllık hasretle buluşmanın heyecanı görülmeye değerdi.

Hoca Teyzenin kardeşi Halime teyze her Bursa’ya gelişlerinde beni arar, “Yılların hasretini sen giderdin. Sana rastlamasaydık evvelce iki sefer geldiğimiz, sormadık yer, çalmadık kapı bırakmadığmız halde bulamadığımız ablamı, şükür sana rastladık da 25 yıl sonra  bulmak nasip oldu!” derdi.

Aslında, hayra vesile olmak Allahın bir lütfu derim.

Hoca teyzeyi sık sık ziyarete giderdim. Rahmetli Kocası Sülüş (asıl adı Süleyman) FATİH dersiyamlarından imiş. Çocuk okutmanın (din dersi) suç sayıldığı devirde karı koca ellerinden geldiğince gayret ederlerdi. Zübeyir Amcam kızı Kadriye  Ablam aileye gelin gittikten altı ay sonra Sülüş  Aga vefat etmişti. Ziyaret sırasında Ablama işmar eder; anlamayan ablamı azarlar, “Te be çocuklara sigara getirsene“ derdi. Muhaceret sonrası hastalanıp vefat eden kızından sonra bir müddet doktor izniyle sigaraya başlayan Hoca Teyze bir bakıma pasif içiciymiş.

Bir ara evleriyle komşu ev arasında sigara izmaritleri gören ablam “araya birileri girip sigara içmiş deyince       “Be kafir,  onu da mı gördün?” diyerek suçunu itiraf etmiş

Bir Pazar günü şeftali bahçesine davet etmiştik. Tüyünden dolayı şeftali bile yiyemeyen Hoca Teyze” te be bana da bir sandık verin demiş bütün gün değme dizicilere taş çıkartırcasına şeftali dizmişti. Bahçe bitmemiş, son sandıklar dizilirken Bursa’nın ışıkları görünmüştü. “Te be Bursa karşımızdaymış, a be” diyerek hepimizi güldürmüştü.           

Oğlu İbrahim enişte yıllarca kamyon şoförlüğünden sonra bir Kommer kamyon almıştı. Ortağı (o da Bulgaristan muhaciri) Emin aga, bir akrabasından Kayseri’de kestanenin 2 TL olduğunu duymuş. Araştırdıktan sonra 40-50 kuruştan 10 ton kestane aldık. Sabaha karşı yola çıktık. Sağ arka tekerden hafif bir gıcırtı duyuyordum. Enişteme ve Emin agaya birkaç sefer söylesem de inandıramadım.

Yollar, mıcırlı ondüleli şoseydi. Ondüle sebebiyle hız da yapamıyorduk. Bir ara sağ aynadan arka tekerden dumanlar çıktığını gördüm. Enişte araba yanıyor diye bağırdım; beş-altı yüz metrede zar-zor durabildik.  Kampana çok kızmıştı,  yarım saat sonra ne olduğunu anlayabilmek için hafif- hafif  yürümeye başladık. Benim İnegöl’den beri duyduğum ve ikaz ettiğim bilya  gıcırtısı olduğu ortaya çıktı.

Kırıkkale’ye yedi-sekiz kilometre yolumuz kalmıştı. Çok acıktığımızdan, ilk önce karnımızı doyuracağımız bir lokantaya girdik. Eniştem, Commer sahibi birinin altı aydır dağılan bilyayı aradığını ve hala da bulamadığını söyleyince, Emin Aga ile ikimize yolculuğa sebep olmaktan büyük bir üzüntü çöktü.

Üzüntüyle, ağzımızda dişlerimizi karıştırdığımız “aşçı kazığıyla” oto yedek parça vitrinlerine bakarken ;Enişte –Heyecandan titreyen bir sesle – ssor, sorr diye bir parçayı gösteriyordu. Dükkan sahibi  25 lira dediğinde, ben daha yeni 85 liraya almıştım; çok yüksek değil mi diye itiraz ediyordu. Dükkan sahibi de “ben yalnız 25 lira dedim, 125 değil diye düzelttiğinde Enişte telaşla 25 lirayı ödedi ve dükkandan çıktık. Meğer bizim Commer’in orijinal bilyasıymış, Enişteyi heyecanlandıran.

Emin Aga’yla uğursuzluk stresini atarak yediğimiz yemekten sonra tekrar parçacı dükkanlarını  dolaşırken  piyasanın Commer, ford, doc yedek parçalarıyla dolu olduğunu gördük.

Ertesi sabah Kayseri’ye vardığımızda esas bolluğun oradan kaynaklandığını öğrendik. Meğer bir askeri birliğin hurdaları satışa çıkarılmış; bolluğun sebebi de buymuş.

Kamyonu Hale çektik ve kestaneyi yere indirdik. Etrafımızı alıcılar çevirdi. Fiyat soranlar kenara çe-kilip beklemeye başladılar. Biz daha ne olduğunu anlamadan “Başkan geliyor” mırıltıları arasından gelene çevrilen bakışlara uyarak biz de geleni bekledik.

Hoş geldiniz faslından sonra, fiyat soran başkan, benim 200 kuruş fiyatıma karşı 40 kuruştan sonra saatlerce kolumu koparırcasına sallayarak yapılan pazarlıkla 42 kuruş 30 paraya çıkmış; benim 185 kuruş fiyatıma gülerek, “anlaşılan sen Kayseri’yi pek sevdin, her hal bir ay kadar buralardasın” dedi.

Kuru incir getiren bir Aydınlı bizi uyardı. Hava lodos,  lodos geçmeden burada bir şey satılmaz. Civar kasaba ve ilçeler gelmeden piyasa bunların elinde kalır. Acele etmeyin dedi.

Ancak,  Aydınlı malı trenle getirmişti. Bizim ise kamyonun  Bursa’da  bekleyen işi, müşterileri vardı.

Kayserililer nazarında ben patron, Enişte(şoför efendi. Emin Aga da muavin) rolündeydi. Her gün kol sallayarak yapılan pazarlıklar sonunda onlar 46 kuruş 10 paraya çıkmış, ben 182 kuruşa inmiştim.

Dördüncü gün öğle yemeğinden sonra: Şoför Efendi Şu arabayı çek de,  üç-dört kişi tut arabayı yüklesinler, dedim.

Hayrola yahu, ne oluyor, ne yüklemesi sesleri yükseldi.

-Buraya,  Kayseri’ye kestane bağışlamaya gelmedim. Bu malı Ankara’da bıraksaydım, Şu anda 180 kuruşa orada satardım zaten.

Dur hele başkana bi haber verelim, bi da pazarlık ediverin hele heyecanlarını ele vermişti. Hakikaten biraz sonra gelen başkan elimi tutmuş pazarlık için sallamaya başlamıştı ki ben elimi kurtarmaya uğraşırken “yeter artık kolumu yerinden sökeceksin bıktım sizin kol sallayarak pazarlığınızdan” diyerek kendimi ağıra satıyordum. Sonunda 165 kuruşta buluştuk ve bir anda arabaya çıkan müşteriler çuvalla birlikte yere indi

 Ne oluyor, tartı ,hesap, para sözlerime karşı Başkan :

:

Sen malının kilosunu biliyorsan mesele yok. Biraz sonra çuvalların ve paran gelir; noksanını altınla öderim diyerek beni teselli ediyordu.

Hakikaten biraz sonra gelenler, çuvallarla birlikte paralarını başkana teslim etmeye başladılar. Hakikaten değil eksik, birkaç kilo da fazlasıyla hesabı aldım.

 Enişte’ye”   Şoför Efendi” sür bakalım şu kurnaz geçinen Kayseri’ lilerden kurtulalım artık dediğimde Len Bursa’lı yaralı koma bizi diyen Başkana “Dürüstlüğünüze hayranım, amma Başkasına da yaşama şansı vermek gerekmez mi diye seslenmiştim.

 O sıralar Kayseri’yi Türkiye’nin ilk sanayi şehri yapan Osman Kavuncu –şehrin ters istikametinde sanayi çarşısı kuracağını ortalığa yayıp kendisi beri taraftan arazileri belediye adına alarak kurnaz hemşehrilerine iyi ders verdiği söylenirdi. Allah rahmet eylesin.

1956’ da şehirler  arası otobüs yok denecek kadar azdı. Yol boylarında insanlar bize el ediyor, almamız için adeta yalvarıyordu. Enişte şunları alalım dedikçe “elli kuruş vermemek için biri kendini atar; başımız belaya girer “ diye diretiyordu. Yukarıya ben çıkacağım, sen merak etme diye zor razı ettim. Bir kişi hariç herkes ücreti kendi söylüyor ve ödeyip iniyordu . O bir kişi 30 kilometre sonra ineceğim, hiç param yok üstelik açım da dedi. Şoför mahallindeki Emin Aga’dan yiyecek bir şeyler aldım ve adama verdim: Bize dua et , Allah yolunu açık etsin dedim ve Köyünün hizasında indirdim.

Ankara’ya kadar yolcu parasıyla nerdeyse Bursa-Kayseri yakıt parasını çıkarmıştık. İnsan, kamyonun kendi binen-inen yüküydü. Hamala gerek yoktu.

Ankara’dan sonra –eskiden Bursa yolu Haymanadan geçerdi- Eskişehir Şeker Fabrikasına pancar yükledik. Pancar yüklenirken Emin Aga ile Enişteyi kızdırıyorduk.”Nasıl aramazsın bizim kendi binip-inen müşterileri !

Haymana’dan gece geçerken çok acıkmıştık. Açık bir fırında bir gün önceden kalan taş gibi ekmeğe razı olmuş onu kemirerek Günyüzün’de bir çorba içene kadar midelerimizi  susturmuştuk. Rahmetli Eniştem O sene kaydolduğum üniversite sebebiyle bana “ÜNİVERSİTELİ MUAVİNİM “ derdi.

  Kayseri macerasından Bursa’ya dönüşün haftasına Üniversiteye kayda gittim. Babam giderken domates  yolladığımız kabzımaldan ayda 50 lira alacağımı ve her gelişimde hesap vereceğimi söyledi. Ben daha birinci ayda 150 lira harcayarak haddi aşmış oldum. Bu ne hal diyerek köpüren Babama: Kitap, teksir, kıyafet, harç, yurt parası izahlarıma hiç kulak asmayan Babama hiçbir şeyin kar etmeyeceğini gördüm. Haklısın Baba AİLEMİZE GÖRE ÜNİVERSİTEDE OKUMAK BİR LÜKS BENİM SENDEN BU LÜKSÜ İSTEMEYE HAKKIM YOK. Haydi Allahaısmarladık, deyip İstanbula döndüm.

Gazetelerde musahhihlik, fotoğrafçılık, parklarda oyuncak satıcılığı yaparak, cebimdeki Kayseri kazancıyla mayıs ayını buldum. Bir simitle akşam yemeğimi yaptığım günler oldu.

Babamın ayda 50 lira alırsın dediği kabzımal ile bir gün tesadüfen Beyazıt’ta karşılaştığımda, niye gelmediğimi sordu. Meseleyi kısaca anlattım. Sen Babanın hesabından olmasa da sıkışınca gel. Ben sana yardım ederim. Sonra ödersin demişti.      

Maddi sıkıntı yanında    manevi buhran da geçirmeye başladım. Yaradılış, ezel-ebed ilişkileri,iman konuları yüzünden aylarca uyku uyuyamadığımı hatırlıyorum.

Bütün gece yatakta dönüp yurt bahçelerinde dolaştığım bir gecenin sabahında, gene öğleye kadar yurt bahçelerinde dolaşmış ve her gün yemek yediğim lokantaya oturmuş, düşünce yorgunluğu ile yeme-ğimi yerken, masada yemek yiyen iki kişinin sohbetlerini dinliyordum.

Şahıslardan biri –civar esnaf tamamen ayakkabı imalathaneleriyle dolu olduğundan- ayakkabıcı ön-lüğü giymişti. Diğeri fötr şapkalı, düzgün kıyafetli, kravatlı biriydi. Konfüçyus, Buda, Tagor gibi düşünürlerin  felsefe, inanç ve insanlar üzerindeki tesirlerini; İbni Sina, Babür gibi İslam düşünürlerinin Uzak-doğu din düşüncelerine tesirlerini tartışıyorlardı.

Önümdeki yemeği unutmuş onları dinlerken –gayri tabii- ,” felsefeyle hususi mi uğraşıyorsunuz ?” sorusu çıkıverdi. “Evet, ya siz “ sorusuyla uyandım. Hayır hayır  ben uğraşmıyorum “ cevabıyla kendime geldim. Onların yemeği bitmişti,  kalkarken önlüklü olan ayakkabıcı cebinden çıkarttığı bir kartviziti uzatarak, “sohbet etmek için bekleriz” diyerek çıktılar.

O gün ve geceyi zor geçirdim. Saat onbir gibi bahsedilen imalathaneye damladım. Hepi-topu 15-16 metre karelik zemin katta bir ayakkabı imalathanesiydi. Dünkü önlüklü şahıs dizleri hizasındaki bir masanın önünde saya tabir edilen ayakkabı derilerini ağzına aldığı çivilerle kalıplara çakıyor; sonra bunlara kösele kesip  makinada  dikilmek üzere diziyordu.

Hal-hatır ve çay faslından sonra, gittiğimde konuşulan konuya dönüldü. Dip tarafta bastonuna dayanmış uyuklar gibi duran bir ihtiyara 5-6 kişiyi bulan misafirlerden biri soru yöneltti: Şeyh Hazretleri bu konuda ne buyururlar dedi. Ben konunun daha ne olduğunu bile anlayamadığım için, cevabın da ne olduğunu kavrayamamıştım.

  Hemen hergün birkaç saatimi orada geçiriyordum. Huzursuzluğum azalmış, sohbetler huzur vermeğe başlamıştı. Sonradan, son Kırım hanlarından Gazi Giray’ın ahfadından soyadı, ÖZGİRAY olan KADİRİ, UŞŞAKİ ,  BEKTAŞİ ve NAKŞİBENDİ tarikatlarının şeyhliğini deruhte eden bir ayaklı kütüphanenin sohbetleri doyumsuz haz veriyordu.

Ayakkabıcı Bekir ULUÇINAR,  Ahmet Babanın Kadiri Dedesi olarak EL  VERDİĞİ halifesiydi. Bir gün birisini tanıştırdılar: Bak bu arkadaş sizin ULU CAMİ’nin kuzey kapısını restore eden Mimar Necdey Bey dediler Yüzü insana güven veren, sohbetiyle huzur aşılayan sakin biriydi. Ulu Cami’nin batı kapısının sağındaki iki yazıdan onun sayesinde haberdar olmuştum: Soldaki levhada “anam-babam sana feda olsun ya resulullah” . Sağdaki levha ise bir ayet: VEŞAVİRHÜM FİL EMRİ . Sen istişare et ya Resulüm.

Peygamberine istişare emrolunmuş bir dinin mensupları olarak bu emre ne kadar uyduğumuz ortada. Ayrıca , peygambere  uymak bakımından sünnete uyma mükellefiyetimiz de tartışılması gereken  ciddi bir konu.

Ayakkabı imalathanesi benim huzur mekanım olmuştu. Ahmet Baba –dikkat edene- her an yeni şeyler öğreten biri idi. Bir gün emekli maarif müdürü Rufai Şeyhi namaza yetişmek için izin istediğinde “Namazın kazası olur, sohbetin kazası olmaz; sonra pişman olursun demişti.”

Yine bir gün izin istemiş; sen bilirsin “tekkeyi bekleyen çorbayı içer” demişti. Ben hakikaten çorba gelecek de bekle çorbayı iç de git manasına anladım. Bayağı yürüdükten sonra,  ÇORBA’nın manevi gıda manasına söylendiğine hükmederek geri döndüğümde, gülerek “bu çocukta çorba içecek kafa var”demişti

Bir gün Tekkeye (kundura imalathanesine) uğradığımda, Ahmet Baba:

-Bak Hakkı Dede sizin Memleketten Demiş; zayıf, kısa boylu birini takdim etti. Elini öptüm.Rumeli şivesiyle;

Nerdensin  ? Yegenim  Diye sordu. Babam,Üsküp Kumanova’dan Dediğimde.

Gitmişim oraya. Gündermiştir Şeyhim. Vermiştir üç tane ÇARA (ilk turfan kavunlar gibi üstü çitili) acı biber.Kar yagaydı ve tutmuş idi yerler ta bu ka diyerek göbeğini işaret ediyordu.  Demiştir Şeyhim, filanca yerde yorulacak, biraz oturup dinleneyim diyeceksin; sakın oturmayasın, yoksa ülürsün çarayı yemeden oturursan. Yeyince  çarayı,gitmiştir yorgunlugim. İkinci ve üçüncü çaraları da yemişim dedigi yerlerde. Dinlemeseydim Şeyhimi ülmüşidim oralarda.  

Rahmetli Lütfü Amcam da ÇARA ile ilgili bir hatırasını anlatmıştı:

Bir hayvan pazarına giderken, bir Sırp köyünden geçerken, yaşlı bir Sırp:

-Oy AGA LUTO (balkanlarda Lütfü’ye  Luto, Mehmet’e Meto,Süleyman’a Sülo derler) Sen misin Bre ?

Evet, Hayrola ne oldu sana Tanıyamadın mı ? diye sorduğunda:

Gürmez olmuştur güzlerim. Vardır siz Müslümanlarda herhangi bir ilaç diveresin bana

-Vardır ama dayanabilecek misin acısına ,

-Dayanacam herhal, yaşamaktansa büle. Hele sen süyleyesin şu ilacı:

-Çara ile soğanı dövecek, lapayı gözlerine bağlayacaksın. Baktın  dayanamıyacaksın ,çözersin.Hadi eyvallah.

İki gün sonra pazardan aldığı hayvanlarla dönerken, köyün dışından hızlı-hızlı geçmeğe çalışan Amcamı İhtiyar Sırp’ın oğlu önleyip,

Aga Luto çevir hayvanları bu gece misafirimizsin dediğinde; Gavura bir şey oldu. Beni öldürecek bunlar endişesiyle,

Bir an önce yürüyelim. Hayvanlar yola alıştı, geç kalmayalım dedikçe:

Olmaz Aga Luto, Babam üldürür beni sözünü dinlemezsem deyip durdukça, Amcam da kurtuluş için çare aramaya çalışıyor, çobanlar hayvanları götürsün, ben kalayım diyormuş.

-Hayvanlara da çobanlara da yer var, merak etme sen diyen Sırp genci hayvanları çevirmeye uğraşıyormuş, Zengin, varlıklı, Sırp’ın evine yaklaşınca; üst kattan bağıran ihtiyar Sırp,

Oy Aga Luto,yaşayasın be sen kurtardın beni kürlükten, çocuklar katasınız bizim o büyük tosunu Aga Luto’nun hayvanları içine diye bağırıyormuş. Çara ve soğan lapası İhtiyar Sırp’ın kataraktına iyi gelmiş.      

 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                        

……..

Baharla birlikte Bursa’ya Köyüme dönmüş, Köyümüzün sevilen şahsiyetlerinden Çeltik Köylü Hacı Halil’in 18 dönüm şeftali bahçesini 4650 liraya satışa çıkardığını duyunca delice bir cesaretle “bana verir misin? Diye sordum. Tabii oğlum niye vermeyeyim dedi. Fiyatta 4300 verdiler, vermedim. Hesabına elverirse sen al dedi. “iyi amma benim param yok.” Sözüme karşı “sana para soran mı var” sözüyle pazarlığı bitirdik.

Bu arada Babam bizim şeftaliyi satışa çıkarmıştı. Fiyatı da 8 dönüm 200 ağaca 6000 lira istiyordu. Hacı Halil’in bahçe 18 dönüm ve 950 ağaç idi. Buna rağmen bana ver diyordum. Ver parayı al sözünden gerisini bilmiyordu.

Uzaktan akrabamız da sayılan sandıkçı Feyzullah ağabeyin Babamdan Bahçeyi almaya geldiğini duy-muş; karşılayarak, Hacı Halil’in bahçesini aldığımı, Babamın ise bana vermediğini söyledim. Gel benimle diyerek Babamın yanına gittik. Fiyatı biraz indir teklifine hiç yanaşmadı. Tamam Muharrem amca ben bahçeyi aldım ve Salih’e devrettim; olmaz öyle şey, ben sana verdim, ona değil itirazına karşı “onun kefili benim “ sözüne karşı “zarar ederse , benim param ne olacak ?” Kefil olan öder,daha ne istiyorsun. Ah keşke zarar etse de iş hayatının o kadar kolay olmadığını görse; ancak, Hacı Halil’in bahçeyi  çok iyi almış. Sizin bahçeden de zarar etmez. Allah utandırmasın demişti

O yaz her iki bahçeden 10.000 lira kazanmış,kışı huzur içinde geçirmiştim. Hacı Halil’in bahçe tam bir şeftali mozaiğiydi. Seksen bir cins çıkmış, altı mayısta mayıs çiçeğiyle başlayan hasat, şimdi adı sanı bilinmeyen bir cinsle eylül sonunda bitmişti. Bu arada Hacı Halil’e bahçeyi üç cinse çevirmesini söyledim.”nasıl olacak be oğlum” sorusuna çok iyi bir aşıcı olan, Ablası köyümüzde evli Raif isimli birini tavsiye ettim. Ağustosun ortalarında aşıya başlayan Raif ana dallara yaptığı aşılarla bahçeyi düzeltmişti. Hiç şaşmayan aşılarla Hacı Halil yepyeni, genç bir bahçeye kavuşmuş oldu. Sana bahçe vermekle çift kazanç sahibi oldum derdi

Mayıs ayının başlarında evvelce bahsettiğim kabzımalın katibi, beni bir akşam yemeğine davet etti. Ummadığım bir teklif ile kafamı çeldi. Tam karşılarındaki yazıhanenin kiracısı bizim Bursa Kestel’den Yusuf’un bırakacağını; beraber tutarsak iyi iş yapacağımızı söyledi. Kendisi Bilecik’liydi. Ben Bursa’dan domates ve şeftali getirebilirdim. Patronuna karşı ayıp olacağını söyleyince “ben kendisine çıtlattım, ama senden bahsetmedim” dedi.

Yazıhanenin sahibi tahsisi nasıl aldıysa , bir gün dahi kabzımallık yapmadığı halde –belgeler- onun adına çalıştığı için- kiraya vererek işini yürütüyordu. Anlaşmayı benim adıma yaparak yeri tuttuk. Aylar geçmiş bizim ortak hala gelmiyordu. Hamallığı ben yapacak, o hazıra konacak gibi görünüyordu.   

Amcaoğlu İsa Ağabeyimin gönderdiği birkaç sandık domatesin satışından sonra, yazıhane komşum Bursa Esebey’li (İsabey) Enver Karauysal’ın faturalarını keserek yardım ediyordum.

Bir gün yardım sırasında müşterilerin seyreldiği bir arada, altına bakmak için müşterilerin ikide bir çıkarıp,  baktığından  kabuğu sıyrılmış bir şeftaliyi alıp yemeğe hazırlanırken Enver’in Babası –o günlerde işler hızlandığından oğluna yardıma gelmiş Hüseyin Amca, bir başka sandıktan çok güzel bir şeftali uzatıp “Onu bırak, bunu al“ dedi. “Hüseyin Amca bunun kabuğu sıyrılmış, bunu yiyeceğim “ ıs-rarıma sonunda sert bir tonla: “o müşteri malı, bu bizim kendi malımız” diyerek beni payladı.

Basit bir köylünün bana verdiği ahlak dersinden ömrüm boyunca şükran duymuşumdur. Sonradan dikkat ettiğimde Enver’in zedelenmiş meyveleri  çöpe attığını, ama ağzına sürmediği  gibi , kimseye hatta , Halden topladıkları ile geçinen fakir- fukaraya bile vermediğini gözlemledim. Yazıhanesini tuttuğum Reşat Kebare en nefret ettiği insanlardan biriydi. Fasülye ve barbunya tanelerini toplamasına izin vermez; elindekileri bile alır, ezerdi.

 

Evvelce de yazmıştım: Köyümüz domatesiyle meşhurdu. Ancak Babam bile bana mal yapmıyordu. Bir hadise benim parlamama sebep oldu: Koca Şakir  lakaplı  Şakir dayı domatesler oldu . Sandık yok. Şaşırdım kaldım dediğinde “Bizim Salih’in Feyzullah’ta sandıkları var, oradan  alsana .” sözüne karşılık, o çaylağa göndereceğime dibine aksın daha iyi” diyor. Mal gönderdiği kabzımalın sandıklarını Feyzulah’tan alan Şakir amcanın sandık şikayetini dinleyen –evvelce de bahsi geçen Babamdan bahçeyi alıp bana devreden Feyzullah abi  “bizim Salih’in sandıkları var, on beş tane de ondan al” tavsiyesine “Hadi canım sende, beni acemi nalbanta mı yolluyon“ sözüne karşı “bazen acemi nalbant ustayı geçer. Dibine akıtacağına sandığında bir- iki lira zarar edersin en çok. Ben senin yerinde olsam onbeş sandık da ona yollarım” tavsiyesine uyarak , aynı gün, aynı tarladan iki kabzımala mal göndermiş oluyor.

A.Fehmi’den fatura bir gün önce gelmiş. Kamyoncunun getirdiği faturaları dağıtırken, Şakir dayıya benim faturamı da veriyor. “Hah işte benim dediğim çıktı .  Adam Üniversitede okuyor ama hesabı bile yanlış deyince, İsa abim faturayı alıp çarpma, bölme, toplama işlemlerini kontrol ettikten sonra bir yanlışlık yok. “ülen yanlışlık yoğsam Fehmi’ninkinde  mi? Acep diyerek yelek iç cebinden öbür faturayı çıkarıyor. Öbür faturayı kontrol eden İsa Abim , “Bunda da Hata yok “ dediğinde Şakir dayının   tepesi atıyor: Len  benlen maytap mı geçiyon diye gürlüyor. İsa  Abim, Ne münasebet siz işte hesaptan bu kadar anlarsınız zaten diyerek, ateşe körükle gidiyor. Belki Salihin sandıklar büyükmüştür sözüne daha da kızan Şakir dayı  “Len her ikisinin sandıklarını Feyzullah’tan aldıydım. “ o zaman daha fena, demek ki  Fehmi’nin domatesleri çok hafif tarladan toplamışsın herhalde” sözüyle zıvanadan çıkan Şakir dayı “len şunu doğru dür anlat da kafayı yedirme  bana “ sözü üzerine dikkatleri daha da çekmek için: Olur amma kahvede herkese çay ısmarlarsan diyor: “kabul len” sözü üzerine sırrı açıklıyor:

Fehmi, on kuruş fazlaya satmış amma, fatura hayali. Toplam domates 240 kilo gelmiş. Salih’in domates toplamı ise 390 kilo gelmiş. Aradaki fark 150 kilo. Eğer, sandıklar aynı, tarla aynı ise, toplama, bölme, çıkarma, çarpma işlemleri sonunda yekünde 30 lira gibi bir fark çıkıyor. Kabzımal seçerken işte bunlara dikkat edeceksiniz. Yoksa acemi nalbant, ne anlar mektep çocuğu sözleriyle kabzımal seçilmez.

O gün gelen kamyonla gönderdiği pusulayla, “Ben Feyzullah’a bin sandık sipariş verdim” yazısını görünce kamyon şoförüne  “abim kafayı mı yedi acaba diye baktığımda, şoför kısaca hikayeyi özetledi. Feyzullah Ağabey’deki  sandıklar bittikten sonra Istanbul’dan gelen sandıkları kamyonun tepesinde yakalayanların 11’li sandık bağıyla yere atladıklarını söylerlerdi. Bazen günde 3-4 kamyon domates sattığım oluyordu.

Hal konuşmaları , küfür,hakaret kelimeleriyle örülü olurdu. Bana uğrayan müşteriler, hal hatırdan sonra temiz mal bulduklarında fiyata pek itiraz etmez; istediklerini alır giderlerdi. Çoğunlukla da temiz mal arayan bölge manav-pazarcıları   müşterilerim arasındaydı .

Bütün köyün bana mal gönderme yarışından sonra İsa ağabeyim zorlamasıyla Babam da bana mal göndermeye başlamıştı. Ancak, “yapma bu işi, hırsız meslek “deyip duruyordu. Baba: meslekler hırsız olmaz , insanlar hırsız olur diyordum.

Müşterilerim arasında Beylerbeyi Pazar yerinin en eski ve pazarın başkanı, duayeni  BALIKÇI SEZAİ her gün uğrar; daha karşıdan “ulan Bursa’lı bıktım senin kazıklarından” sesiyle gene başlayacak pazarlık pandomimasını seyretmeye  millet toplanırdı.

Bir gün yanında birisiyle geldi: Bu sizin enişteniz, pazarımıza yeni sergi açtı.

-Nerden eniştemiz oluyormuş bakalım ?

-Bursa’dan  evli !

-Hoş geldin enişte diyerek el sıkıştık.

-Bak bizim pazara kötü mal girmez ona göre mal ver eniştene diyerek babalandı ve yandan seyretti.

Yardımcıma Y.E markalardan 10 sandık koy dedim. Sandıklar kantara konurken, yan taraftaki H.M markalı sıraya gözü takılan Enişte “acaba bu sırayı koysak” deyince, Hanefi indir onları da o sırayı koy deyince, Eniştenin aklı takıldı ve “Özür dilerim kayınço” diyerek bir bana bir de Balıkçı Sezai Abiye baktı. H.M marka domatesler amcamın malıydı. Amcama alt-üst sıralar aynı boyda olsun; altına küçük üstüne iri koymak sana kazandırmaz, desem de o yine bildiğini yapardı. Y.E. markanın sahibi ise her boyu ayrı ayrı sandıklara yapar, küçük boylar da en iyi paraya satılırdı.

-Hergelenin kazıkçılığı olmasa onun verdiğini alacaksın, başkasını değil demiş, pazarın yeni üyesine ilk dersini vermişti.

Bizim Enişte her gelişinde alacağı malları söyler, başka bir şeye karışmazdı.

En iyi müşterilerimden biri de Emirgan bitişiğindeki Boyacıköy’lü Aleko KOSTATİNİDİS idi. Kostantinidis (şimdiki adıyla İstanbullu) asırlardır İstanbul’da yaşayan bir Rum idi. Bazen hale gelmez, telefonla sipariş verirdi. Bende bulunmayan malların pahalı olabileceğini söyler, çekinirdim: Sana ne, yiyen  pezevenk düşünsün derdi.  

Çok sıcak giden bir temmuz ayı ortalarında Babam bir kamyon şeftaliyle çıkageldi. Hemen Alekoyu aradım. Durumu anlattım.” Ekstra ve birinci boyları bana yolla” dedi , Kamyonun yüzde yetmiş beşi  öyle deyince ,” sen bana yolla “ dedi. “İyi de nasıl harcayacaksın bu kadar malı” soruma; “sen bana bütün bir yıl yardım ediyorsun; bırak böyle bir günde ben sana yardım edeyim”    

Aleko’nun söylediği şeftalileri ayırarak satıldıklarını belirtmek üzere üzerlerine birer boş sandık koyduk. Her günkü gibi Balıkçı  Sezai Abi  bağırarak geliyordu. Babamın yanında ters bir şey söylememesi  için Babama arkamı dönerek , sus işareti yapıyordum. Zeki adamdı, Babamın yanına gelerek elini tuttu; Yahu şu herifi bizi kazıklamaya mı gönderdin be adam” diyerek babamı onore ederken, bana lafını sokuşturuyordu.

Eksra şeftali sandıklarını göstererek,”buradan 40 sandık ayır. Kaç para yazacaksın bunlara bakalım? dedi.

140 kuruş deyince Yuh! 120 kuruşa almayanı dövüyorlar!. Babama dönerek, “görüyor musun yaptığını”  diye şikayet etti.

-Sezai Abi o mallar zaten satıldı. dedim. Pahalı geldiyse kalsın ne yapalım  sözüme, köpürmüş edasıyla:

-Görüyon mu, bi de beni kovuyor kerata diye babama döndü. Balıkçı Sezai ile münakaşalarımız, esnaf tarafından tiyatro gibi seyredilirdi.

Sebze- meyve piyasasında sandık (ambalaj) piyasayı etkileyen en büyük unsurdu. Evvelce de bahsetmiştim. Eskiden ambalajlar çok büyük, onları taşıyan hamallar bile sayılı idi. 150 kiloyu bulan Gönen patlıcan köfelerini  iki kişi kaldırır, el arabalarıyla kamyonlarla nakleden nakliyeci veya mavnalarla boğaz yoluyla sevkiyat yapan bekçi tabir edilen kimselere teslim edilirdi. Müşteriler ambalajları işaretler, gideceği bekçilerin   numarasını  yazardı.

İlk defa   yeni bir sandık denemesi yaptım. Tek sıra domates veya şeftali dizmek üzere derinliği altı santim ,dört ayak yüksekliği  on santimlik bir sandık yaptırdım. Müşteri malın tamamını görüyordu. Altında ne var şüphesi  kalmıyordu . Pazarcı, manav müşterilerim yeni ambalajı çok sevmişti. Domates ve şeftali yetiştiricileri  de pratikte daha kolay kullanımı sebebiyle yenilik tutmuştu.

Bir gün Tekirdağ-Mürefte motorundan yedi sandık YAPINCAK üzüm geldi. Hanefi bu ne hal ? dedi-ğimde “bilmem patron” geldi  işte” dedi. Aleko’ ya tek sıra sandıkta yapıncak geldi, göndereyim mi? Sorusuna “gönder” dedi Ne yazalım soruma da narh fiyatını yaz dedi. O kadar yapmıyor ama sözüme olsun sen yaz dedi. Baktım ertesi gün gene çıktı. Yine Aleko’ya gönderdim. Yedi gün  devam etti. Yedinci gün yanı başımızdaki çaycıya bir  saattir bir çay getiremedin ağzım sigaradan zehir gibi oldu “diye bağırdığımda duvar dibinde çömelen biri fırlayıp Aleko için yana çekilmiş yapıncak sandığının kağıdını yırtıverdi

 Ne .yapıyorsun , görmüyor musun satılmış mal onlar”dediğimde “ malı gönderen benim, sana  bir salkım vermek için yırttım” dedi.Ben halde  bir şey yememeğe yeminliyim,sağ ol” dediğimde “eve götürürsün” . İyi de benim  evim de yok . Pansiyonda kalıyorum”

Mürefteli ısrarla sandık istiyordu. Ben domates ve şeftaliden anlarım., üzümü bilmem . Onun için sana sandık veremem diyordum. Olur mu sen şu anda Mürefte’de bir numarasın. Sana hiçbir kabzımal yaklaşabilmiş değil diyordu. İyi de kerameti günde yedi sandık işte, kusura bakma diyerek teklifini geri çeviriyordum. İki gün sonra günde on dört sandık gelmeye başlayan yapıncak üzümlerini görünce Hanefi   bu ne hal dediğimde Patron sen  on dörtlü otuz bağ at demişsin ya sözü karşısında  nasıl bir oyuna geldiğimi anladım. Meğer Hanefi’ye beş lira da bahşiş vermişmiş.  Sonunda zoraki üzümcü de olduk.

 

Yapıncak, kabuğu yok denecek kadar ince ; dokunulduğunda  hemen sulanan bir üzüm idi. Şimdi pek kalmadığı söyleniyor. Mürefte müstahsilinin hayran olduğum bir özelliğini anlatmadan geçmek olmaz.

Sene sonunda kırık sandık parçalarını telle bağlayarak Hale geri gönderirler; diğer bölge yetiştiricileri gibi yakmazlardı. Köyümüz yetiştiricileri –utanarak söylemek zorundayım- bazen zevk için sağlam sandıkları bile yaktıkları olurdu.                                               

 

İKTİSAT  FAKÜLTESİ

1956 yılında ilk defa üniversiteler arası imtihan sınavları başlamıştı. İstanbul’da Jeoloji Mühendisliği , ikinci sırada Fransız Filoloji, üçüncü sıraya da İktisat Fakültesini yazmıştım .Ankara Üniversitesinde ise Veteriner fakültesini işaretlemiştim. Rahmetli Anacığım, veterinerliğin ne olduğunu sorduğunda hayvancılıkla ilgili yani baytarlık  deyince  kıyameti  koparmış “ ben oğlumu eşek doktoru  olsun diye mi  doğurdum “ isyanını dile getirmişti.

Jeoloji tutturamamıştım. Fransız Filolojisinde bir yıl fırsat buldukça derslere girdim. Fransızcam iyiydi. Bu arada birkaç kitap tercüme etmeye çalışıyordum. Son tercüme, son dönem Fransız yazarlarında Saint Euxiperi’nin Pilot De Guere isimli eseriydi.

Okutmanlardan  biri sağ tarafında felçi sebebiyle ayağını sürüyerek yürüyen bir Fransız’dı. İnsanlara bakarak hangi bölgeden olduğunu söylerdi. Bana baktığı zaman Rumeli, hatta Üsküp kökenli olduğumu söylemişti. Ben itiraz edip, Bursa’lı olduğumu iddia etsem de aslımın muhacir olması gerektiği üzerinde durmuş; yanılmayı kabul etmemişti. Babamın Üsküp-Kumanova’dan göçmen olduğunu söyleyince “Bugüne kadar yanılmadım. Hatta babanın köyüne kadar bile söyleyebilirim” demişti. Bu kadar kesin tespit yapabilmesi, ilmi ve neticelerinin kötüye kullanılması ihtimali beni ürkütmüş; beşinci kol olma şüphesi zihnimi hep kurcalamıştır.

Bir diğer okutmanımız da Vanizade soyadını taşıyan biriydi. Bir tek dersine girmiş ve bir sorusunu cevaplamıştım. Yıllar sonra lisan muafiyet sınavında tercümeyi yapmış, notumu beklerken “Ben seni bir yerden tanıyorum“ derken bir dakika kadar süzdü. “Sen filanca tarihte Fransız Filoloji dersinde bulunmuştun değil mi?” sorusuna “Evet hocam” cevabıma “öyleyse bir daha gel“  diyerek çaktırmış, iktisat profesörünün “Hocam tercümesi tamamdı ama” itirazına, “bir daha gelsin, bir daha” diyerek kararında ısrar etmişti.

İkinci bir muafiyet sınavında yine aynı hocalara denk geldim. Tercüme için verilen yazılı metin deyimlerle örülü tercümesi zor bir cümleydi. Tercümeyi şifahi yapınca İktisat Profesörü, yüzüme hayretle bakarak; nerden kopya aldın ? demez mi ! Bu sefer Vanizade imdadıma yetişti. “onun kopyaya ihtiyacı yok, Fransız Filolojisi talebesiydi” diyerek tam notla muafiyet imtihan notumu verdi.

İŞLETME  PROFESÖRÜ  VOLTAİRE:

İktisat Fakültesini Hitler’den kaçan Alman ve Alman Yahudisi profesörler kurmuştur. Keza Tıp fakültesinde de birkaç kişi vardı. Biyoloji bölümünden bir profesör, Uludağ’daki kar kelebeklerini bulmuş, onların birkaç yüz metrelik yaşam alanlarını incelemişti.

Voltaire, bir Alman yahudisiydi. Senelerdir Türkiye’de olmasına ve Türkçe bilmesine rağmen Alman tercüman kullanırdı.

Üniversiteler arası sınavlarda ekseriyetle seyrettiğimiz iki bin kişilik salonun tahtasına özene bezene bir tahta (İnegöl) sandalyesi, bir testere, çekiç, sandalye parçaları, çivi resimleri çizdi.

Kalabalık sınıflarda sayının çokluğuna güvenerek,“İlkokul birinci sınıf resim dersine mi geldik?!” sataşmalarına aldırış etmeden devam eden Voltaire  İkinci derste bir ustanın,ayak,arka,oturma tahtalarının kaç dakikada kesebileceğini sorarak; on-onbeş kişinin tahmini rakamlarının ortalamalarını alarak bir zaman tespiti ile ustanın sandalye imalat saatini buldu. O günün şartlarına göre ustanın geçimi için ne kadar sandalye imal etmesi gerektiğini  (koca anfiyi dolduran) öğrencilerle ortaya koydu.

Haftada  üst üste iki derste sene sonuna kadar sandalye imalatı ile uğraştık: Şöyle ki;basit işleri yapacak bir çıraktan sonra bir elektrikli hızar , arkasından sıradan yardımcı işçiler , daha sonra kalifiye işçi yetiştirme kurslarıyla, hızlı imalat safhasından sonra, depolama, sevkiyat ve pazarlama teknikleri; stok maliyet problemlerinin çözümü safhalarıyla o güne kadar Türkiye’nin henüz hiç bilmediği seri – bant usulü- üretimin dersini öğretti.Sene sonunda günde on bin sandalye üreten bir tesisin bütün problemlerini gözden geçiren bir idarecinin ve ona yardım edecek idareci kadrosunun ana konuya yaklaşımı, hammadde, yarı mamul,mamul; depo hareketleri, mevsim ihtiyaçları, günlük ve aylık müzakere usulleri gözden geçirilmiş, prensipler ortaya konmuştu.

Birinci derste gırgırına laf atan gevezelerin bile hayranlıkla dersini dinlediği Votaire sene sonunda ABD’den aldığı bir teklifle ülkemizden ayrıldı.

İktisat fakültesinde bu kürsüye sonradan gelen doçentle, her sayfanın sonunda nereden alındığını gösteren 3-4 dip notları dolu tamamen nazari, sevimsiz, can sıkıcı bir ders olup çıkmıştı.

Acaba, Voltaire gibi sonradan düzelecek mi? diye boşuna bekledim. Bir gün “Çocuklar yaş meyve sebze konusunda elimde veri kabul edebileceğim bir rapor veya eser yok. Böyle bir şey elinize geçerse bana getirin” demişti

Konunun bir bakıma uzmanı sayılırdım. Üşenmedim ve yaşadıklarımla, öğrendiklerimi birleştirerek bir rapor hazırlayıp kendisine sunmak istedim: ”Hocam, neşretme şartıyla bu raporu size hazırladım” deyince; daha yeni yapılmış 27 Mayıs darbesi korkusuyla “ne neşri, hangi devirdeyiz yahu?!“ deyip yürüyüverdi.

Aradan birkaç ay geçmiş Milli Birlik Komitesinin 14’ler gurubu yurt dışına sürülmüştü. Bir gün, ana bina koridorlarında karşılaştık. “senin bir raporun vardı. Onu “ derken ben hiç beklemediği cevabı patlattım. “Geçti Bor’un pazarı Hoca sür eşeğin Niğde’ye “  .

 Aslında bu kadar patavatsız ve kaba biri değilim ama, Hoca bu cevabı hakketmişti

 Yıllar sonra o raporu Rahmetli Adnan Kahveci’ye sunmuştum. Sırası gelince onu da yazarım.

 

27 MAYIS 1960 İHTİLALİ .

1958’den beri Türkiye’de siyasi hava gerilmeye başlamıştı. Gerilimin önemli ayağı olan Üniversitelerin başında İstanbul Hukuk ve İktisat Fakülteleri geliyordu. Evvelce de  bahsettiğim  büyük anfiler olayların başlangıç fişekleri oluyordu.

Sınıfımızda bilgi ve atılganlığıyla tanınan ve CHP’li olduğunu bildiğimiz bir arkadaş vardı. Sonradan İhtilali organize eden teşkilat tarafından temin edildiği ortaya çıkan; o güne kadar bizim bilmediğimiz, ses kayıt cihazlarıyla –pusu kurarak siyasi soru yönelttikleri- profesörlerin siyasi demeçlerini teybe alıyor; inkar halinde, basın önünde beyanatı açıklayıp profesörler arasında muhalefet cephesini genişletiyorlardı.

Anayasa Profesörü Hüseyin Nail Kubalı, İdare Hukuku Profesörü Sıddık Sami  Onar ilk zokayı yutanlardan olmuşlardı. Ali Fuat Başgil ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ilmi kariyerleriyle bu tuzaklardan kurtulmuşlardı.

Bilhassa Fındıkoğlu hocaya kurulan tuzak çok tehlikeliydi.: Birkaç seveniyle sürgündeki Isparta’dan  G.Anteb’e doğru yola çıkan Said-i Nursi hakında “ hükümetin  gerici başına verdiği bu cesarete ne diyorsunuz ? “ sorusu, soruyu soran gurubun haricinde herkesi tedirgin etmişti.” Konu,herkesi  ilgilendirmeyebilir. Sorunuzu ders arasında teneffüste cevaplayacağım “ diyerek, normal dersine devam etti. Zilden sonra,” ilgilenmeyenler çıkabilir” diyerek bekledi. Kimse yerinden kıpırdamamıştı

Said-i Nursi gerici mi, ilerici mi sorusu ilmi kıstaslarla ölçülmez; ben size onun tarihçesini anlatır kararı size bırakabilirim ancak diyerek; Said-i Nursi’nin tahsil hayatını, İstanbul’daki fikri mücadele ve genç yaşta Osmanlı Müddei Umumi seçilmesi, Rusların Doğu Anadolu’ya saldırması sonunda Ruslara karşı savaşını, esaret ve Rusya’dan Paris üzerinden ülkeye dönüşü ve Birinci Meclisi Mebusana Van Mebusu olarak , iştirakiyle, İstanbul Hükümeti’nin İngilizlerin Anadolu Hareketine katılanların HAİN olduğuna dair fetvasının “esir durumundaki padişahın” fetvasının  hükümsüz olduğuna dair verdiği fetva ANADOLU HAREKETİNİ meşrulaştırmıştır. Gerisi sizin şahsi ve hissi hükmünüze kalmıştır diyerek soru ve sataşmalara fırsat vermeden sınıfı terk etmişti.

İsmet Paşa’nın hurda kağıt diyerek satmasıyla Bulgar Hükümetinin eline geçen Süleymaniye cami’i inşaat evrakının peşini bırakmayan değerli –şimdi adını hatırlayamadığım- bir iktisat tarihi hocasına da aynı kumpas kurulmuştu:

 Hocam, fazla elektrik toprağa verildiği halde, Hükümetin baraj yapmaya çalışması seçim yatırımı değil mi?

- Çocuklar, elektriğin toprağa verildiğini nereden çıkarıyorsunuz ?. Türkiye yakında elektrik kesintilerine gitmek zorunda kalacak sözleri üzerine, küçümseyen  bakışlarla  bunu  bütün dünya. biliyor

-Bırakın Avrupalıların bize sokuşturmaya çalıştıkları bu korku entrikalarını sözleri üzerine:

- İğnesini yapamayan ülkenin nesinden korkacaklar ki?

- Biz gücümüzü bilmeyiz, amma onlar bilir. İnsan için belki uzun ama millet ve devlet için çok kısa zamanda her şeyi yapacak güce kavuşacağımızı onlar biliyor ve bunu önlemek için fitne ateşini körüklüyorlar demişti. 1962’de ülkemizde –onların söylediği, toprağa verilen- elektrik yetmediğinden günlük 3-4 saate varan kesintiler başlamıştı.

 Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu hocamızla ilgili bir hatıramı anlatmadan   geçemeyeceğim. Hocamızı dini bütün biri olarak bilirdik. Ancak,Karl Marks komünizmi iki yıl anlatmış  ve Marksistliği bilinen bir Doçentin de bu dersler sırasında tebliğlerini dinletmişti.  Kendi aramızda bu ne biçim tutum diyorduk. İkinci yılın sonunda, son değerlendirmemi yarın yapacağım.  Bütün talebelerimin dinlemesini isterim sözü  hepimizi  meraklandırmıştı.

-Çocuklar, iki yıldır ben ve doçentim sizlere Marksizmi bütün yönleriyle anlatmaya çalıştık.

Marksizmin  insan tabiatına aykırılığını bir çocuk bile anlar. Ama Marksist insanlar, milletler ve devletler var. Çünkü, Marsizm, dini (inanışı) reddeden yeni bir dindir. Dine afyon der, ama o afyonu  en çok kullanan yepyeni bir dindir. Onunla mücadeleyi en iyi yapabilmek için onu çok iyi  tanımak gerektiğini öğretmeğe çalıştık.

 Doçentim, düşüncesini saklamadan ifade eden, fikir namusu itibariyle takdir ettiğim birisidir.

 Bir saat süren derste konuştuklarının özeti bunlardı.  

……

….

….

Deli Cevat lakaplı Edremitli  – sonunda deli doktoru olan –bir arkadaşım vardı. Kendisinden övgüyle bahsettiği Hafız Ağabeysinden öğrendiği eski yazıyla çok güzel not tutardı. Sınıf  arkadaşları  derslerde yetiştiremedikleri notları ondan tamamlarlardı.

Bir gün kantinde eski yazının zorluğu, okumanın güçlüğünden; bu sebeple Osman’lının geri kaldığı iddia edilirken Cevat :

-Ne zorluğundan bahsediyorsunuz ? Eski yazı bilmeyenler el kaldırsın dediğinde çoğunluk gibi  ben de el kaldırdım. Güvendiğiniz, ama benim de güveneceğim birini seçin; eğer üç günde eski yazıyı üç günde öğretemezsem namerdim dedi. Heyecanlı bir hava doğmuştu. Her iki tarafın mutabakatıyla ben seçildim.

-Bak arkadaş sana günde bir saat ders vereceğim; ama verdiklerimi çalışman gerekir ki  ilerleyebilelim, yoksa rezil oluruz.

Ve Deli Cevat’ın üç günlük dersi sonunda, dördüncü gün beni imtihana meraklı kalabalık gurup önünde imtihanım başladı. Benden çok Deli Cevat’ın imtihanı gibiydi olay. Kendisinden ders notları dilenenler de Deli Cevat’tan ders alarak not tutmaya başladılar. Tabii ki  başlarda Cevat’ın hızını bulamıyorlardı.

Deli Cevat’la bir başka hatıramı daha anlatmak isterim. Fakültedeki dersleri takip etmeğe uğraşırken kabzımallık işini de sürdürmeğe çalışıyordum. Çok yoruluyor, gittikçe zayıflıyor, yemek yerken  lokmalar boğazıma diziliyordu. Ahmet Baba bile iştah açması için Manisa’da Mesir Macununu yapan şahsın, sonradan İstanbul’a intikalinde kurduğu tekke şeyhinden aldığı tarifle yaptığı macun bile iştihamı açamamıştı.

Bir gün tesadüfen karşılaştığımız Deli Cevat yüzüme bakıp:

-Bu ne hal?! Geberecen lan! Yemek yemeğe de mi vaktin yok? Durumu anlattım ve lokmaların ağzımda büyüdüğünü; bu sebeple çok zayıfladığımı anlattım.

-Yürü  seninle bir yere gideceğiz diyerek; Galatasay Lisesi karşısında tamamı birahane ve lokantalarla dolu bir yere götürerek; ızgara bir şeylerle iki bira söyledi. Sağa sola bakınır, bira içerken ben iki porsiyon ızgara, ikişer midye ve bir tabak badem yemişim. Belki aylardır ilk defa boğazımda düğümlenmeden karnımı doyurmuştum.

-Bak, benim mürebbiyeliğim bu kadar. Ben seninle her akşam uğraşamam. Akşamları gelip karnını doyuracaksın dedi. Hemen her akşam oraya gitmeğe başladım. Hani neredeyse alkolik olacaktım.

Yine bir akşam, devamlı gittiğim birahanede masaya bakan garsonun getirdiklerini yer, biramı yudumlarken; önüme bir kadeh rakı geldi.

Bu ne yahu benim rakı içmediğimi bilmiyor musun? Bunu niye getirdin” diye çıkışırken arka tarafta oturan birini göstererek “ bu arkadaş yolladı “ dedi Tanıdığım Karamürselli bir kabzımal olan Nedim KARABUDA isminde biriydi. Buraya gel işareti ile garsona tabakları oraya taşımasını istedim. O da yalnızdı. Evi Karamürsel’de  olduğundan pansiyonda kalıyor, besbelli ki o da karnını doyurmaya gelmişti. Sohbet sırasında o gün başımdan geçen bir olayı anlatmaya başladım. Birinin kırk sandık domatesini en az beş kuruş ucuza sattığımı, zavallı köylünün bütün bir sene emekle yetiştirip bana emanet ettiği malını sandık başına bir liradan kırk lira zarara sokmanın vicdani rahatsızlığını anlattım.

Nedim birden ağlamaya başladı. Ne oldu, aklına kötü bir şey mi geldi; yoksa ben kötü bir şey mi söyledim diyerek telaşlandım. Sus işaretiyle, bir müddet daha ağladı ve biraz sakinleşince.

- Ben senin gibi üreticisi çok biri değilim, fazla bir kazancım yok. Sizin köyden Çürük İbrahim,Ferhat abi gibi Karamürsel’den birkaç müşterim var . Zar zor geçiniyorum. Çürük İbrahim ve arkadaşları geldiğinde hep burada ağırlarım. Benim bu masrafları karşılamam mümkün ?. Ben bana gelen malın yarısını - çift fatura keserek- çalıyordum. Sense beş kuruştan kırk liranın hesabıyla vicdan huzursuzluğu yaşıyorsun. Vallahi bu günden itibaren ben bu işi bırakıyorum. Herhalde dünyada aç mezarı yoktur.

Nedim Karabuda, dediğini yaptı ve işini tasfiye ederek, o sıralar başlayan Almanya macerasına atıldı

Arada bir memlekete dönüşlerinde, bizim köye uğrar Çürük İbrahim, Ferhat Abi gibi müşterilerinin ev-lerine gidip “ben hesapları kontrol ettim, yaptığım yanlışlıklar sebebiyle şu kadar alacağınız kalmış” diyerek para bırakmış

.Allah nedametini kabul etsin. Bana da içki sofrasında hayra vesile kıldığı için şükür borçluyum

Niyet hayır, akıbet de hayır.

…..

….

1958 sonbaharında bir ikindi vakti Bursa’dan lise arkadaşım da olan Ömer Faruk Sabuncular ile Demokrat partinin İstanbul’da başlattığı imar faaliyetleri kapsamındaki bu günkü Vatan caddesinin çalışmalarını seyrediyorduk. O günkü gazeteler, Menderes’in imar faaliyetinin yılbaşına kadar bitirileceğini bildiren beyanatını yazıyordu. Halbuki, o güne kadar kimsenin havsalasının alamayacağı büyük bir toprak yığınının taşınması bile imkansız  görülüyordu.

Baktığımız tarafta bir hareketlenme oldu. Biri toprak yığınlarının üstüne çıkıyor, kendisini takip edenlere el-kol işaretleriyle talimatlar veriyor, bir atlet çevikliğiyle oradan inerek diğer toprak yığınlarına çıkarak kendisini en yakından takip eden askerlerle konuşurken ancak yetişebilen göbekli bürokratlara talimatlar verip diğer tepelere yöneldiğinde bürokratlar yuvarlanırcasına arkadan yetişmeye çalışıyor bazen yuvarlandıkları oluyordu.. Güneşe karşı o tepelere tırmananın kim olduğunu anlayamamıştık. Son anda ben onun MENDERES olduğunu anladım ve ailecek CHP’li olduğunu bildiğim Faruk’a .”arkadaş bir başbakan inşaat işinde bile böyle çalışıyorsa, bu işi yılbaşında bitirir” hükmüme karşı, o da “haklısın  arkadaş” diyerek tasdik etti. Menderes askerleri ikna ederek, askerin elindeki  imkanlarla bu işin üstesinden gelmişti.

6 Ocak 1960 günü yol İstanbul Üniversitesi önünde asfalt atılarak bitirilmişti.

KÜLLÜK

Beyazıt cami’inin altında Küllük denilen bir kahvehane vardı. İstanbul’un kalbur üstü aydın ve düşünür, gazeteci, ve profesörler burada sohbetler yapar; ilmi ve ictimai konuları tartışırlardı. Tarihçi İbnül Emin Kemal  en dikkate değer  dinleyici toplayanların başında gelirdi. Burası yıkılınca yolun altında yeni bir yerde aynı toplantılar yapılmaya başlamıştı.

İlk defa orada bildiğimiz tarihin haricinde tarihi konuların dillendirildiğine şahit olmuştum. Bir gün İbnül Emin hocanın :

Vahdettin Türk milletinin sigortasıydı, kendini yaktı ama milletini yakmadı. Öldüğünde cebinde beş kuruşu vardı ve cenazesi alacaklılar tarafından rehin tutulmuştu . İsteseydi Saraydan ayrılırken pek çok mücevherat alır ve refah içinde yaşardı. Üstelik saraydaki kıymetli eşya ve mücevheratın listesini yaptırıp imzalatarak belgeyi yanına almış; kaçtı denilen İngiliz muhribine Sultan Vahdettin değil, Osmanlı vatandaşı olarak binmiştir. İngilizlerin oyuncağı olmamak için de Hilafeti reddetmiştir. Ona vatan haini diyenler utansın demişti. Devam eden tartışmaların ve muarızlarının iddialarını delilleriyle çürütmüştü.

 

 

27 mayıs 1960 sabahı saat beşte Süleymaniye cami’i civarındaki pansiyondan çıkmış, Mimar Sinan’ın kabri civarında önümü kesen birkaç polis tarafından durdurulmuştum.:

-İhtilal oldu evine dön dediler.

-Memur beyler, ben kabzımalım. Hale gitmem gerek, yoksa mallar çürür dedim. Benim saf-saf konuşmama :

-Kardeşim, ihtilal oldu; sen hala halde çürüyecek maldan bahsediyorsun. Belki memlekette taş üstünde taş kalmayacak. Git kardeşim evine diye azarladılar. Çok enteresandır ki polislerin silahı yoktu.

Menderes ortalıkta yoktu. Kütahya’dan ayrıldığı söyleniyordu.

Radyodan tok bir ses ordunun idareye el koyduğunu söylüyordu.

….

….

….

İhtilalcilerin İstanbul ayağı, çok fazla kabzımalın pahalılığa sebep olduğunu, (her ne hikmetse) üstelik düşüklerin adamı olan bunların tasfiyesi; üstelik, fiyat dalgalanmalarının önlenmesi  ve halkın ucuz sebze meyve yiyebilmesi  için narh konulması gerektiği söylenmeğe başladı.

Pahalılığa sebep olan 458 kabzımal adedi 135’e indirilerek; bir gecede kapı dışarı atıldık. Eskilerden 7-8 kişi dışında kimse kalmadı. Ayrıca o zamanın parasıyla çok büyük olan 25 bin lira gibi bir teminat istendi. Diğer yazıhaneler emekli edilen ve EMİNSU denilen subaylara verildi . Onların teminatı ordudan alacaklarına mahsub edilecekti.

Sebzeyi yemekte, meyveyi tabakta gören bu adamların kabzımallık yapmaları mümkün değildi. Bir fatura kesmeyi bile becermeleri mümkün değildi. İçlerinden akıllı olanlar daha başında eski kabzımalları yanlarına ortak alarak riski paylaştılar.

Menderes’in kendisi çiftçi olduğundan köylüyü ve kabzımalı orta noktada buluşturan sentezi yapabili-yordu. Daha önce de bir miktar bahsetmiştim: Ambalaj, malın değerlenmesinde çok belirleyici bir rol oynuyordu. Ortalama beş sefer dönen bir sandık ömrünü tamamlıyordu. Dolayısıyla, mal ucuzladığı zaman kabzımala ait olan sandığın gönderilmesi mantıken mümkün değildi.Şöyle ki:

Maliyeti 2 lira olan bir sandığın sefer maliyeti 40 kuruştur. 20 kilo mal alan bir sandığın komisyon geliri:20x20=4.00 x%8= 0,32 yani sekiz kuruş zarardır.Ayrıca kabzımalın geçim için sandığını pahalı mala göndermesi gerekmez mi?.Menderes halkın ucuz yemesi, kabzımalın da halkın aleyhine çalışmaması için fiyatlar 50 kuruşun altına indiğinde komisyonun fiks tutularak bir lira olarak tespit ettir-mişti. Dolayısıyla fakir halkın ucuzluk zamanında sıkıntıya düşüp, ucuz gıdadan mahrumiyetini önlemişti  Bu sistemin fiyatlara yansımasını rakamlarla görelim:

20 kgx50 kuruş=10.00%8 ile 80 krş 20 krş kabzımal zararı (fiks değil, komisyon alındığında)

20x “60” = 12 liraX %8=96 krş  4 krş kabzımal zararı.

Burada Kabzımal kelimesinin aslında halk nazarında yanlış kullanıldığını belirtmek isterim. Verdiğim rakamlardan da anlaşılacağı gibi aslında kabzımallık bir komisyonculuk mesleğidir. Ancak halkın temel gıda ve sosyal yaşamının dengesi yönünden hallerin çalışma usul ve kaidelerinin sağlam esaslara bağlanması şarttır. Ambalajın aidiyeti (komisyoncu, Üretici, Hal idaresi veya müşterek bir sistem) bazı suistimalleri önlemek bakımından üzerinde düşünülmesi gereken konuların başında gelir.

Bu sahada Belediyelere, Ticaret, Sağlık Bakanlıklarına büyük görevler düşer. Konu hakkında Türkiye Zirraat Odaları, Ankara Toptancı Kooperatif halleri ve Rahmetli Adnan Kahveciye çeşitli raporlar sundum.

Rahmetli Özal konuyu derinlemesine bilmediğinden belediyelerin alacağı rüsumu göz ardı ederek hal yasasının delinerek sahanın dejenere olmasına sebep olmuştur. İçinden çıkılmaz bir hal aldıktan sonra Çiller tarafından Kanun Hükmünde kararname ile çeki düzen verilmeğe çalışıldıysa da sistem kurulamadı. Son düzenlemeleri gözden geçirme fırsatım olmadığından fikir yürütemeyeceğim.

….

….

…

Yirmi dört saat içinde Halden atılınca , manav- pazarcılarda ve üreticilerde kalan binlerce sandık kayboldu.  Manavların adresleri belliydi, ama pazarcıları kovalamak alacakları tahsil etmek, zaman ve masraf gerektiriyordu. Üreticiler, haklı olarak paralarını istiyorlardı. Bereket onlara pek borcum kalmamıştı.

Adapazar’lı bir pazarcım vardı. Temiz, sözünün eri birisiydi. O da piyasadan alacaklarını toplayamıy-ordu. Adapazarında dört kamyon patatesim var. Borcuma karşılık onları vereyim dedi..Fiyatta ve nakliyede  anlaştık, Bakırköy’ün telsizler mevkiinde yeni kurulan mahallelerin pazarı vardı. Malı oraya indirdik. Pazarcı esnafını dolaşarak 25 kuruştan dağıtalım dedik. Oralı bile olmadılar. Halbuki kilosunu 75 kuruşa satıyorlardı. Bir hafta bekledik. Çalınmasını  önlemek için nöbetleşe başında yattık.

Allah selamet versin halden atıldığımızdan beri beni yalnız bırakmayan Eskişehir’li Erdoğan Yücetin adındaki arkadaş bana iki tane el terazisi al dedi “.ne yapacaksın teraziyi” diye sorunca, “ bu pazarcıların canına okuyacağım, onları analarından emdiği sütü burunlarından fitil fitil getireceğim “diyordu.

-Terazi kullanmak kolay mı ?  Beceremezsin boş ver dedikçe;

-Param yok, borç alacak kimsem de yok. Ne olursun deyip duruyordu. Nihayet bir terazi alıp verdim. Kendim alacakların peşinde dolaşmaya çıktım.

Gece yatmış, uyuya kalmışım. Bir ara Erdoğan rüyasında “ çift okka yetmiş beş diye “ bağırmaya başladı. Sonra ters tarafa dönüp uyumağa devam etti. Pansiyondaki arkadaşların hepsi fırlamış, “ne oluyor yahu “demeğe başlamışlardı. On- on beş dakika sonra Erdoğan yine “çift okka yetmiş” diyerek nağra  atmaya  başladı. Oda arkadaşları fırlamış, şaşkınlıkla Erdoğan’a bakıyorlardı. Bir müddet ortalığın sakinleşmesini bekledikten sonra; Erdoğan’ı dürterek “ne o,” heyecanla hala patates mi satıyorsun” deyince palas-pandıras giyinerek dışarıya fırladı. Pazar bir gün arayla kurulduğu için boştu. Bir ara buluştuğumuzda konu tahmin ettiğim gibi gelişmiş; bütün pazar müşterileri başına üşüşen Erdoğan’nın kolunu kıpırdatacak hali kalmamıştı. Ertesi  gün yanına terazi kullanacak bir pazarcı arkadaşı terazisiyle  yardımcı yolladım. Üçüncü gün iki gündür bir kilo patates satamayan pazarcı esnafı kalan malları almaya yanaşmışlar ama: Erdoğan evvelce 25 kuruşa bıraktığımız fiyatı 35’e çıkarınca  anlaşamamışlar .Ertesi pazar kurulduğunda , şansları kalmadığını gören pazarcılar kalan malın tamamını alarak Erdoğan’dan kurtulmuşlardı.

Halden atılmak moralimi bozmuş, sıhhatimi kaybetmek pahasına günde on beş saat çalışarak kazan-dığım 25 bin lirayı kaybetmiştim. Yanlış yapmamış, bilerek kimsenin beş kuruşuna tenezzül etmemiş kimsenin tavuğuna kış dememiştim. Tekkede (kunduracı dükkanı) Bekir Bey ve Ahmet Baba bile teskin edemiyorlardı.

Bir gece yatakta dönüp dururken, beynimde –hakiki manada- bir şimşek çaktı. Delirdiğimi sandım.Ancak birkaç saniye sonra kafam duruldu, sükunete kavuştum ve suçumu keşfederek rahatladım: Babam “bu mesleği yapmayacaksın, çünkü hırsızlık mesleğidir” dediğinde ”meslekler hırsız olmaz, insanlar hırsız olur” demiştim. Bu gün de aynı kanaatteyim; ancak ben meslekten değil, baba sözü dinlememekten cezalandırılmıştım. O geceden sonra huzura kavuşmuş normal hayatıma başlamıştım.

Halde bazı kabzımalların muhasebe işlerinde çalışırken, eskilerden kalan nadir kabzımallardan Gözlüklü Recep isimli altmış beş yıllık en eski –Ki eskiden biz de ona mal yapardık- kabzımalının beni aradığını söylediler. Yanına gidip elini öptüm, “beni istemişsiniz abi” diyerek karşısında el pençe beklemeğe başladım. Babacan bir tavırla, “Lan Panayır’lı senin için (muhasebede manasıyla) hızlı diyorlar” dedi . “Kiminle kıyasladığına bağlı abi” cevabımı beğenmiş olacak ki boru gibi sesiyle kahkahayı bastı. Benim 3-4 aydır faturalarım birikti, istedikleri kadar para veriyorum, ama, müstahsil fatura diye tutturuyor, yapabilir misin ? ve ne istersin ?.

Geçici mi,  devamlı mı ? soruma,  Devamlı dedi. 1200 lira deyince: Dur len milletvekili maaşı mı istiyorsun? deyince de "Getir öyleyse dört milletvekilini becerebilirlerse paralarını ben vereyim" dedim. Gene kahkahayı patlattı. Ertesi gün işe başladım.

Üreticilerin gönderdiği malların kime ve kaça satıldığını gösteren DÖKÜM dediğimiz bir ön hazırlık yaparak brüt rakam bulunur, satış fişleriyle üretici faturasına işlenerek, hal rüsumu, nakliye, ve komisyon masrafları düştükten sonra üreticinin safi alacağı cari hesabına işlenirdi. Recep AĞANIN peştekar (manav ve pazarcıları karşılayıp) kendisi tarafından belirlenen fiyatlarla malları satan bir adamından başka,  benim yaptığım döküm işini yapması gerektiği halde dört aydır yapmayıp biriktirdiği ve sonra da altından kalkamadığı bir muhasebe yardımcısı ve ana defterleri işleyen baş muhasebecisi vardı.

İşe başladıktan bir hafta sonra benim kestiğim üretici faturalarının paralarını saymaktan yorulan Gözlüklü  Recep Ağa “yeter len” diye bağırmaya başladı. Aslında, bu kadar hızlı olmama bir bakıma onun eski yazıyla tuttuğu –kendisinin akıl defteri- dediği bir günlükten faydalanmış olmamdır. Camları pertavsız camı gibi kalın gözlüklerine dayayarak yazdığı bu akıl defterine gelen malların adedine uygun bir yer ayırarak, malların kime satıldığına varana kadar her şeyi yazıyordu. Aslında benim yaptığım döküm işini kendisi yapıyormuş. Ama adamları bu mükemmel –altmış beş yıllık tecrübeden – faydalanmayı becerememişler.

Dört aylık gecikmeyi en fazla bir buçuk ayda normale getirmiş, rutin çalışma temposuna girmiştim. Adamlarının foyası meydana çıkmış, benim gibi bir tıfıla yenilerek gözden düşmenin ezikliğiyle Recep Ağaya sıkıntı vermeye başlamışlardı. Adamcağızın sıkıntısını görüyor ve üzülüyordum. Bir gün Recep Abi vakıa seninle devamlı konuştuk ama, istersen ben ayrılayım deyince onuruna yediremedi.

-Oğlum, sen olmasaydın, hal idaresi benim 25 bin liralık teminatımı yakacaktı. Bırak onu, altmış beş yıllık şerefli  bir meslek hayatımı zillet içinde terk edecektim. Böyle bir şey olsaydı ben yaşayabilir miydim? Ama bunlara bir şey olmaz, yaltaklanacak birilerini bulurlardı..

Gözlüklü Recep Ağanın zayıf noktası, serginin boş kalmasıydı. Bir ara sergide Beypazarı’ndan gelen o zaman yerli tohumdan üretilen ve boyu 105 santime varan havuçtan başka bir şey kalmamıştı.Telefonu eline alıp hemen bütün Türkiye’ye telefon yağdırmaya , G.Antep, Urfa, Adana, Antalya,Muğla, İzmir, Balıkesir, Bursa, Tekirdağ, Kırklareli , Bolu. Trabzon’a varana kadar yöre malla-rını sipariş etti. Bir iki gün içinde sergi malla doldu. Bilhassa mevsim başlangıcı sebebiyle çok miktarda ıspanak gelmişti. 70-80 kuruştan satılan ıspanak piyasada  bollaşınca, Recep ağa fiyatları 30 kuruşa kadar indirmesine rağmen satışlar durmuştu. Telaşının sıkıntısı Recep Ağayı boğuyordu. Sabah mavnalarla hal rıhtımına gelen motorlara bakmaya çıkmıştım. Hava lodoslamıştı. Burnuma yanık koku-su geldi. Bir mavnanın anbarına eğildim; yanılmamıştım. Yaş meyve sebze bilhassa ıspanak sandığında kızışır, elinizi sandığın içine soktuğunuzda eliniz kızışan ıspanağın sıcaklığından haşlanır. Derhal içeri koşarak Recep Ağa satışı durdur. Gelen mavnaların bütün malları yanık.dedim. Adamlarına ben gelene kadar mal satışı yasak deyip iskeleye koştu. Dönüşte sabahleyin fiyatı yüksek bulup almayan ve mavnaların durumunu gören birkaç kurnaz müşteri. Recep abi  şunları kantara koysunlar dediklerinde: tamam oğlum ama fiyatı biliyon mu? Diye sordu. Abi demin konuştukya? A be evladım demin alsaydın ya. Bu arada durumu öğrenen bütün müşteriler sergiye hücum etmişti.

Sebze – meyveciliğe ÇÜRÜKÇÜLÜK denir. Sat beni satarım seni derler.

Gözlüklü Recep Ağa akşam üzeri Mısır Çarşısı yanında bir lokantaya beni çağırması bir yerde veda yemeği gibi algılamıştım. Tamamen tersi olmuş,” oğlum benim şerefimi ikinciye kurtardın. Allah senden razı olsun . Bundan böyle serbestsin bana bir telefon ver, lazım oldukça ben seni çağırırım Maaşın aynen devam edecek, o yönden sıkıntın olmasın. İstersen avans da verebilirim demişti. .Allah Rahmet eylesin.

O kışı rahat geçirmiş, psikolojik sıkıntılarım yanında maddi yönden de rahatlamıştım. Tekke ve Üniversite arasında dolaşıyordum.

Bu arada bir hatıramı da aktararak müşteri psikolojisi örneği vermek isterim : Anacığımın  evimizin bahçesinde –kendisinin çok sevdiği sarıgelin fasülyesinden bir sandık yollamış.Tek bir sandığın satılması- değişik bir cins olduğundan- çok zordu. Ancak bir seyyarın satacağı  fasulyeydi. Ekseriyeti  -tabii o zamanlar- çoğunlukla Konya, Ilgın’lılar olurdu. Yeni gelen bir Ilgın’lıya : Al şu fasulyeyi Beyoğlu'nda sat  ama sarıgelin diye bağır ve fiyatını beş liradan aşağı verme diye tenbih ettim. Bunu bana kaça yazacaksın ki diye sorunca; 25 kuruş dedim. Aldı gitti, bir saat sonra kan-ter içinde geri geldi. Almıyola yahu,  bunu geri al diye tutturdu. Kaç paraya satmaya çalıştın ki ? diye sorunca 50 kuruşa dedi. Bereket tam o sırada yanımızdan geçen bir Ilgın’lıyı çevirdim.  Bak buna şu sarıgelin fasülyeyi 25 kuruşa verdim ve Beyoğlu'na  götürüp beş liradan aşağı verme diye tenbih ettim. Bu kalkmış 50 kuruşa satmaya çalıştığı için satamadığından geri getirmiş; şimdi de geri al diye tutturdu deyince, Ulan salak, Beyoğlu muhiti 50 kuruşa mal mı alır, git dediğini yap diyerek azarladı. Hiç ümitsiz, söylene –söylene gitti . Bu sefer, yarım saatte geri geldi; bana bir sandık daha ver. Ben bu Beyoğlu halkının salaklığına akıl erdiremedim. Demin beşinci kattan sorup elli kuruşa almayan beş lira deyince iki kilo alan kokonadan sonra aynı apartmanla yanındakinde malı bitirdim !!!!! diyordu.

Beyoğlu muhiti domates, patlıcan, biberi bir liranın altına düştüğünde almazdı Boğaz’ın Avrupa yakası da öyleydi Dikkatinizi çekmek istediğim bir diğer nokta o günlerde İstanbul’un nüfusu beş yüz bin idi. Yüzücülüğüm nüksettiğinde Hal rıhtımından denize atlar yüzerdim. Sonraları Haliç kokusuna dayanılmayacak kadar kirlenmişti.

….

…

Gözlüklü Recep’in haftada bir telefonuyla gidiyor, işimi görüp çeşitli yerleri geziyor. Bilhassa Cuma günleri Nuru Osmaniye Camiinde o Zamanlar çok meşhur hatibini dinlemeye giderdim.

Tekkedeki arkadaşlarım ve Bekir beyin Israrıyla bir gün  Suadiye  İskelesine  gitmiştik. İskele memuru, boş zamanlarında, iskeleye bitişik bölgeyi el arabasıyla taşıdığı molozlarla bir bahçe yapmış yarım yamalak masa ve sandalyelerle bir çay bahçesine çevirmişti. O yıl emekli olmayı düşündüğünden bahçeyi kiraya vermeyi düşünmüş, bir ahbabı Bekir beye haber vermişti. Bana fikrimi sormuşlar; hizmet işinin zor olduğunu, evinde karısına laf söyleyemeyenin bile kahveciye çatmaya yer aradığını, bu sevdadan vaz geçmelerini tavsiye ettim. Martın daha 25’’i falan idi.

Birkaç gün sonra tekrar gidip  ve  çay ocağını masa ve sandalyeleri gözden geçirdik. Bahçeye bitişik bir kayıkçı vardı. Civardaki yazlıkların kayıklarını kuytuya bağlayıp koruyordu. Yazlıkçılar iyi havada gelip kayıklarıyla açılır balık tutarlardı. O gün de hava iyi ve bazı yazlıkçılar gelmiş tuttukları balıkları kızartarak yiyorlardı. Hava, deniz ve hele birkaç gencin denize atlaması yüzücülüğümü kamçılamış,  çay bahçesine beni ısındırmıştı. Ertesi gün tekrar gelip orada bir piknik yapmayı kararlaştırdık. Hava güzel, ortalık sakindi. Pompalı gaz ocağını yakıp olabildiğince temizlediğimiz çaydanlıkta kendimize çay demlemiş, peynir, zeytin, suda kaynamış yumurta ile karnımızı doyururken 5-6 kişilik civar yazlıkçılardan olduğu belli olan delikanlılar geldi ve çay istedi. Çay yok sözümüze karşılık, biz kendimize göre yaptık; bu çaydan size veremeyiz. Anlaşabilirsek, burayı bu sene biz çalıştırmayı düşünüyoruz, sözüme arkadaşlarım  da  şaşırmış, işe ısındığıma  hükmetmişlerdi. Çocuklar o kadar ısrarcı çıktılar ki, çay ve şekerimiz bile yoktu. Cadde üzerindeki bakkaldan bir paket çay ve şeker alarak dönmüş, demlediğim çayı ısrarcı gençlere sunmuştum. Biraz sonra beş on kişilik bir gurupla tekrar gelerek yine çay diye tutturdular. Bir  saat  sonra bu sefer bir misli çoğalarak gelen çocuklara çay yapacak ne çay kalmış ne de şeker. Ayrıca bu kadar insana yetecek bardak-tabak da yoktu. Çocuklar, ne çayımız- şekerimiz, ne de bardağımız yok. Biz açılış yapmadığımız için tedbirsiz yakalandık; üstelik bahçe sahibiyle daha anlaşma imzalamış bile değiliz dedikse de laf anlatamıyorduk. Tekrar bakkalı giderek ikişer paket çay ve şekerle nöbetleşe çay ikramı yaptık.

Çocuklar borcumuz ne diye sorduklarında; “ne borcu, bunları bizim ikramımız sayın" sözlerine isyan ettiler: Olmaz öyle şey. Biz ikramı kabul etmeyiz diyerek direttiler. Ben hesap tutmadım. Herkes içtiği çayı bilir dedikten sonra; toplamda iki yüz küsur çayı on beş kuruştan hesap ederek ödeyecekleri parayı söyleyince tekrar bir itiraz sesi yükseldi. Çocuklar on kuruşa mı indireyim? sorusu üzerine beni şaşkına çeviren bir sözle şaşakaldım:

 Burada 50 kuruştan aşağı çay olmaz. Burasını, parası olmayan it kopuk kahvesine çevirtmeyiz dediler. Şaşırmış kalmıştık!

 Hava iyi gidiyordu, ertesi gün porselen birkaç demlik, kömür, yeni bardak-tabak ve on paket çay-şekerle geldik. Yazlıkçılar masa sandalyeleri doldurmuş, boşalacak yer bekliyordu. Hiçbir şey yetişmiyor, üniversiteden 7-8  arkadaşımız bazıları ayakta çay içmeğe bile razı müşterilere yetişmeye çalışıyorlardı.  Akşam olduğunda kan ter içinde kalmıştık.  Bütün gün aç çalışmaktan kazınan midelerimizi doyurmak üzere kurduğumuz sofrada yaşadığımız heyecanı konuşuyorduk.

Masraflarımız çıktıktan sonra 1400 lira kar kalmıştı. Arkadaşların içinde esnaflıktan anlayan bir tek ben vardım. Süratle  bir hesap yaparak, bırakın tatili sekiz aylık hafta sonları bile , bize 50 bin lira kazandırabilirdi. Ancak, yeni masa ve sandalyeler, düzgün bir kömür demliği, masa, örtü ve tost, makineleri, kahve cezve ve fincanları gerekliydi. Masa ve sandalyeleri Bursa’da mobilyacı Enişteme ısmarlayabilir, vadeli ödemeye razı edebilirdim. Ancak, bilhassa cumartesi günleri bize yardım edecek  en az daha iki kişiye ihtiyacımız olacaktı.

Hemen ertesi gün Bursa’ya gidip mobilyacı Enişte’ye 25 masa 120 sandalye ısmarladım. Ödemeyi de dört ay sonra başlamak üzere dört takside bağladım. Masa  ve sandalyeler on beş gün sonra gelmişti. Müşteriler masaları öylesine sevdiler ki üzerine örtü yaydırmadılar..

Denize giren çocukları gördükçe kabıma sığamıyor, ancak soğuktan da korkuyordum. Ben kaplıca ve Havuzlu park yüzücüsüydüm. Yazın sıcak havalarda  Aleko’ya  hesap almaya gittiğimde Emirgan veya Boyalıca Köy önünden denize giriyordum. Zayıflığımdan olsa gerek çabuk üşüyordum. Çok güzel yumurtalı midye tavası yapan bir arkadaşımızın hazırladığı bir tepsi midye hazırlanırken dayanamamış ben de denize dalmıştım. Bir anda buzların arasında hissettim kendimi; ancak 10-15 saniye sonra vücudum yanmaya başladı. Vücut soğuğa karşı hemen bünyeyi harekete geçiriyor ve vücuttaki enerji maddelerini yakmaya başlıyordu. Hemen dışarı çıkıp midye tepsisinin başına çöktüm. Üşümem geçmiş, kendime güvenim gelmiş; o günden sonra fırsat buldukça denize giriyordum.

Çay bahçesi, çok güzel çalışıyor; iyi kazanıyorduk. Bu arada Gözlüklü Recep Abiye yeni bir iş tuttu-ğumu söyleyerek. Son ay maaşımı almayacağımı söyledim.

Ben sana güvenerek Bostan Sergisinde Topraksevenlerle yer tuttum. Senden başkasına da güvenemem. Çok fena oldu diyerek üzüntüsünü söyledi. .Adam bulamazsan bir çaresini düşünürüz diyerek teselli ettim. Arkadaşlarım Gözlüklü’den aldığım maaşı biliyorlardı. Bu sebeple, ortaklıkta senin maaşın çıktıktan sonra kalanı pay ederiz diyorlardı. Ancak, benim de bunu kabul etmeyeceğimi hissediyorlardı. Mayıs sonu, tatil başlamış, yazlıklar dolmuş; bahçe şenlenmişti. Kazancımız kadar bahşiş de toplanıyordu. Yemekten dönen, yazlıkçılar bir saat sonra tost istemeye başlıyorlardı. Ocakta ben durduğumdan arada bir kahve tiryakilerinin kahvelerini de yapıyordum. Arkadaşlardan birini yanıma almış ocakçılığı öğretiyordum. Kömürle doldurduğum demlik hattına akşamları porselen on iki demliği diziyordum.

Akşam üzeri vapurla gelen kocasını karşılayan bir çift içtikleri ikişer bardak çaydan sonra evlerine gider; yemekten sonra hemen her demliğin ilk çayını isterlerdi. Çay servisi yapan arkadaşlar onlara ayrı bir ihtimam gösterirlerdi. Bir akşam, siparişlerin hafiflediği bir anda, çiftin beni çağırdığını söylediler. Yanlarına gittiğimde adam ayağa kalkarak  elimi sıkarak masaya buyur etti. Ben yine de oturmadım.

Otur kardeşim, hanım size bir şeyler sormak istiyor. Oturmazsan soru sormamız zorlaşır diyerek ısrar etti. Mecburen oturdum:

 Sizi bekliyorum dedim.

Hanım, kocasına dönerek “Müsaade eder misin bey diyerek müsaade istedi.

-Kardeşim siz esnaf değilsiniz!

-Haklısınız Hanımefendi. Biz sekiz Üniversiteli arkadaşız; çalışarak, harçlıklarımızı çıkarmaya çalışıyoruz. deyince, hanımefendi heyecanla:

-Dediğim çıktı deyip kocasına dönerek tekrar

-Müsaade eder misin Bey dedikten ve kocasının buyur diyen işaretiyle:

-Kardeşim siz pırlantasınız. Ama buranın sosyetesi sizi yer ve kendilerine döndürürler. Ne olur kendinizi koruyun diye sanki olacakları görür gibi endişeyle bakıyordu.

Hakikaten iki gece sonra iki taksiyle gelen sarhoş kadınlar yeni daldığımız uykudan uyandırarak kahve diye tutturdular. Kömür ocakları sönmüştü. “Kahve yapmamız mümkün değil, ocaklar söndü dedimse de kadının biri,  kahve cezvesiyle kömür küllerini yoklayarak ateşin söndüğünü göstermeğe çalışırken arkadan ellerimi yakalayarak, göğsünü sırtıma dayayıp beni tahrik edip “ikimizin ateşi bu kahveyi yap-maya yeter diyerek sarhoş kahkahaları atıyordu. Nasıl olduğunu bilmediğim bir polis baskını bu sarhoşların tuzağından bizi kurtardı. Bilmiyorum belki de bana nasihat eden çiftin ihbarıydı bizi kurtaran. Arkadaşlara durumu anlattım ve bir daha orada yatmadım.

Her akşam kalabalık bir gurupla gelip, durmadan çay kahve içen,  tost söyleyen, bizim bildiğimiz eli sıkı Yahudilere hiç benzemeyen, bonkör bahşişi bol bir Yahudi ailesi vardı. Yıllık otuz bin liraya bir villa kiraladıkları söyleniyordu. O günlerde iskelenin bitişiğindeki beş dönüm bakımlı bir bahçenin içindeki yalının satışa çıkarıldığını söylemişlerdi. Ortalığın tenhalaştığı bir sırada yanlarına gittim ve yalının satılık olduğunu söyledim. “ne istiyorlarmış “ diye soran adama: çok kelepir bir malın haberini veren biri edasıyla “altmış bin” deyince: değmez dedi. Şaşırmıştım. Ama siz yalınızı mevsimliğine otuz bin liraya tutmuşsunuz, yanlış mı  acaba ?  deyince . Doğru ancak, ayda beş bin lira ödeyerek ve mobilyalı. Benim şehirdeki evim de mobilyalı kiralıktır ve ben her yıl semt değiştiririm . Benim yalnız fabrikam benim mülkümdür. Sermayemi fabrikada tutmak benim için daha karlıdır. Fabrikamdaki her mal devri %10 kazandırsa ve yılda en az on sefer devretse bahsettiğin villanın bedelini geçer dediğinde ağzım açık kaldı.

Temmuzun ilk haftasında Gözlüklü Recep’in yanına uğradım: Evlat, beni yaya bıraktın, güvenebileceğim kimseyi bulamadım. Bilhassa Trakyalı müşterilerim ısrar ediyor, dediğinde, bana daima arka çıkan bu ihtiyarı bırakmak vicdansızlık gibi geldi. Suadiye’ye  gidip, ocağın başına Erdoğanı geçirip ayrıldım.

Bostan sergisi, Hal ile Unkapanı köprüsü arasında o zamanlar bomboş olan bir sahildi. Hatta deniz kenarı topraktı. Senelerdir hiç ayrılmayan aynı sergide çalışan biri 120 kiloluk Göbek Hamdi ile yanakları pembe-pembe olduğundan Alyanak Hamdi lakaplı biriydi. Göbek Hamdi  yediği kavundan sonra ellerini yıkamak üzere deniz kıyısına gidip eğildiğinde çamurda ayağı kaydığından beş – altı kişi zorla yukarıya çekmiştik. Adaşı Alyanak Hamdi “ len adaş ben seni tahtelbahir gibi karşı sahilden mi çıkacaksın diye bakıyordum dediğinde Göbek Hamdi’nin bakışı onu susturdu. Birkaç gün dargın kaldılar.

Yıl çok bereketliydi. Yeni Hal idaresinin sert tedbirleri yüzünden zorluklar yaşanıyordu. Dışarıda boşalmayı bekleyen 250 kamyon birikmişti. Çoğu, Adana ve İzmir tarafından gelen kamyoncular huzursuzlanıyor, sıkıyönetim korkusundan ayrılıp sıradan da çıkamıyorlardı. Esnaf, kamyonların yükünü yere atmadan, komple almak istiyor, Hal idaresi izin vermediği için sergilere kamyonları taksim etmek için seferber olan asker kökenli Hal müdürü beraberindeki bir heyetle, bizim sergiye gelmiş buraya üç kamyon indirin deyince benim tepem atmış, kavunların üzerine nasıl karpuz koyarsınız diye bağırmıştım. Topla hepsini bir tarafa deyince de bunlar kavun, karpuz değil, üstelik her bir gurubun kalite farkı var. Bunun hesabını verecek kimse bir belge vererek, karpuz indirsin sözüm üzerine çekip gittiler.

Hemen Topkapı surlarının dışından başlayan Edirne’ye kadar uzanan bir sahada yetişen üzeri çitili topatan kavunları ilk zamanlar birer-ikişer gelirken, haftasına onar ikinci hafta yüzer tane gelmeye başlamıştı. İlk zamanlar kavunları tek-tek tartarken, sonraları aynı kalitedekileri birleştirerek tartar; satış fişinde müşterileri tek-tek gösterilirdi.İlk günler kilosu iki liraya kadar satılan kavunlar sonraları 30-40 kuruşa inerdi.

Silivri’den Dağlı Mehmet adında her sene110-120 dönüm Kırkağaç kavun eken bir kavuncumuz vardı Eylül ayının sonu karpuz sergisinin de sonuna doğru gelen soyadından dolayı Dağlı Mehmet denilen Mehmet Amca’ya Göbek Hamdi “Ağa tohuma ne zaman gideceksin “ dediğinde ne tohumu diyerek atıldım. Mehmet Amca bana dönerek “ anlaşılan sen de çiftçiliğe meraklısın Salih. Bak ben bütün Trakya’ya tohum verir, ama kendimden bir çekirdek ekmem dedi.

-Peki çekirdeği nerden alıyorsun ?

-Manisa’nın Süleymanlı kasabasından.

- İyi de orada kavun kalmamıştır ki artık

-Ben tohumu kavundan değil, kelekten (olgunlaşmamış kavun) alırım.

-Kelek tohumu biter(neşvü nema) mi ? diye sordum.

-Bana , her sene tohum hazırlayan adamım, şu anda kelekleri hazırlamıştır. Gidince kelekleri beraberce gözden geçirdikten sonra birlikte tohumları alırız.  , neticeden emin olmak için, dönüşte içlerinden tesadüfü yöntemle birkaç sefer seçerek uygun ortamda onları çimlendiririm.

-İyi de niçin kavun değil de keleği tercih ediyorsun?l

 -Her canlının, insan, hayvan, bitkinin en iyi döl verme zamanı gençliğindedir de  ondan !

Kabak, domates, biber, patlıcan, salatalık gibi bitkilerde tohum alınabilecek en erken devrede alınan tohumların bitkileri ilk yapraklarından   (kulakçık) hemen sonra gelen yaprakla birlikte çiçek de görülür.

Sonraları çiftçilik yaptığım devrelerde bunun denemelerini yapmış; Dağlı Mehmet’in (Mehmet DAĞLI) ne kadar bilgili, tecrübeli bir çiftçi olduğunu görmüştüm.

Dağlı Mehmet’ten daha öğreneceğim çok şeyler varmış. Ertesi yıl bostan sergisi şimdiki Gemlik, Mudanya feribotlarının yanaştığı iskelenin olduğu yerdeydi. Oraları bomboştu. Bazen Aksaray’dan yü-rüyerek   sergiye  ulaşırdım. Daha  levhamızın  bile asılmadığı, sergi hazırlıkları yaptığımız bir gün önümüzde  bir mersedes  araba durdu:

 

--Ben, çift Hamdi’lerin durduğu yeri arıyorum.

-Burası efendim, buyurun dedim

-Benim kavunu satacaksınız, yerinizi öğrenmek için geldim, deyince

-Nerdensiniz ve ne kavunu soruma

--500 dönüm, Silivri’den, Kırkağaç cevabıyla ağzım açık kalmıştım.

- Biz satamayız sözüme,

- Neden? sorusuna,

-Biz dağlı Mehmet’in kavununu satıyoruz, deyince de, 

- Beni buraya Dağlı gönderdi zaten cevabından temelli şaşkına dönmüştüm:

-Dağlı Mehmet Amca gönderdiyse başımız üstünde yeriniz var diyerek; buyur ettik Daha yeni servise başlayan çay ocağından çay söyledik. Ancak, kafamdaki düşünceleri atamıyordum. Dağlı Mehmet Amcanın o yıl 120 dönüm ektiğini biliyorduk. Bu  Herkül  kılıklı çiftlik sahibinin  nerdeyse beş misli kavunu vardı. Mehmet Amca kendine rakip getiriyordu sergiye.

Mevsim geldi , Dağlı’dan bir, çiftlikten bir, bazen iki kamyon kavun gelirken; çiftliğin malı kesildi. Sergiye uğradığı bir gün:

-Mehmet Amca, çiftlik malı nereye gönderiyor acaba diye sordum.

-Buraya gönderdi ya dedi.

- On beş gündür gelmiyor.

-Bitti de ondan deyince, şaşkınlığımdan  avanak- avanak  bakarken ;

- Ama nasıl olur, 500 dönüm?! sözlerim üzerine, Mehmet Amca gülerek;

--Toprağı KAVSALAK bıraktılar, tohum benden aldıkları kavunların tohumuydu; onların çiftçiliği öğrenmeleri için daha kırk fırın ekmek yemeleri bile yetmez dedi.

 Çiftlik sahibi olmak başka, çiftçiliği bilmek başka şey Salih.

Meraktan kuduruyordum.

-Ne demek kavsalak  Mehmet Amca?

- Toprağı çiğnemediler.

-Toprağı neden ve nasıl çiğneyecekler? sorum üzerine sandalyesine iyice kurulan Mehmet Amca :

-Bak Salih bende Çiftlik sahibinde olmayan kadar; üç tane traktör var. Kavun ekeceğim tarlayı sonbaharda derince sürer, ilk  baharda  beş-altı sefer sürer ve her seferinde merdane ile çiğnerim. Ancak her sürüşte derinliği azaltır, alttaki toprağın sıkışmasını sağlarım.

-İyi de, Mehmet Amca sizin oraları bildiğim kadarıyla killi topraktır. Dolayısıyla tarla taş gibi olmaz mı?

-Haklısın tarlanın taş gibi olması lazım ki toprağın altındaki kışın kar ve yağmurlarıyla birikmiş su kavunun köklerine çıkabilsin !

Mantığım durmuş anlattıklarına adeta inanamıyordum.

Yıllar sonra, kapuz ekerken işçilere ,Babama çaktırmadan açılan ocaklara tohumu atmadan önce çiğneyip tohumu öyle atıp üzerine toprak çekmelerini söyledim. Tabii iş yavaş ilerliyordu. Babam fark edip bağırmaya başladığında sona saklaşmıştık. Yanı başımızdaki komşu da aynı gün kavun ekiyordu. Babam 4-5 gün sonra gittiğinde komşunun kavun sıralarının çıkışı düzdüğünü ; bizim  karpuzun ise daha hiçbir çıkış yapmadığını görünce:

-Git git yediğin haltı gör diye homurdanıyordu. Aslında ben de her gün gidip bakıyor; doğrusu endişeleniyordum. Dokuzuncu gün çıkışlar başladı. İlk kulakçık tabir edilen yapraklar bile sipsivriydi.

Kurak bir yıldı. Yenice Köylü çok çalışkan olan koşumuzun kavunları 15 gün gibi kısa sürede çok az bir ürün vererek gazel olmuş, kavrulmuştu. Bizim karpuz tarlası ise zümrüt gibi yemyeşil ve sürgün uçları kafasını kaldırmış yılan gibi büyüyordu. Bir ay sonra yapraklar hafif senince tarla birbirine değmiş karpuzlarla dolmuştu.

-Baba bak tepik yiyen karpuz nasıl oluyormuş, Dağlı Mehmet’in tecrübesini – tabii ona söylemediğim kendim de pek emin olmadığımdan- anlatınca şaşırdı. O sene kuraklık sebebiyle yaşanan kıtlıktan faydalanmış iyi para kazanmıştık.

Yıllar sonra Ankara’da okuyan Kızım ve Oğlumu ziyarete gitmiştik. Oğlum, o zamanlar pek moda olan sokaklarda Pazar günleri yollara serilip satılan eski kitap pazarlarında aradığı müzik kitaplarını ararken bende merakla seyrederken iki cilt TOPRAK YAPISI VE GÜBRELEME isimli kitapları aldım. Ankara’da kaldığımız bir hafta süresince iki cildi; dönüp- dönüp okudum. Yazarı Nurinnisa Özbek adında Ankara Ziraat Fakültesi Profesörlerinden biriydi. Kullanan öğrencinin sayfa kenarları notlarla dolu ve hatta bazı imtihan soruları bile vardı. Kitabı her tekrar edişte ufkum genişliyor; Dağlı Mehmet Amcanın bilgisine hayran oluyordum.

Tanışmış olmaktan ve arkadaşlığından çok zevk aldığım, Bursa Ziraat fakültesi profesörlerinden Vedat Şeniz’e  bahsettiğim kitapta bir türlü çözemediğim bir konuyu sorduğumda; Türkiye’nin yetiştirdiği sayılı ilim insanlarından biri olduğunu ve kendisinin de  onun talebesi olduğunu söyledi

Bir köylü ve çiftçi çocuğu olarak çiftçiliği hiç bilmeden ve el yordamıyla yaptığımızı görmek beni bir yerde üzüyordu.

Ziraat Fakültesi Mekanizasyon Bölüm Başkanı Halil Bölükoğlu bir arkadaşına tarımla uğraşıyoruz ama çiftçinin düşünce tarzını ve ihtiyaçlarını bilmiyor; hakiki makine ihtiyaçlarını anlamıyoruz. Beni ihtiyaç ve düşüncelerini rahatça söyleyebilecek bir çiftçiyle tanıştırın demiş.

 Türkiye’nin nadirlerinden olan ilk ceviz araştırmacısı Gültekin Çelebioğlu’nun  tavsiyesiyle , Bölükoğlu’nu ziyarete gittim. Sudan havadan şeylerden bahsederken şahsi makine ihtiyacım olup-olmadığını sordu.

-Ben hayvancıyım, yemliğe koyduğum mısır saplarını yemeğe çalışırken bazen kendilerini rahatsız eden sinekleri kovmak için başlarını sallarken  ağızlarındaki mısır sapını yere  düşürüyor;, sap kirleniyor ancak diğrenle . alınabilir; gübre ise kürekle. Bütün gün ahırda uğraşıp duruyoruz. Bunları kıyabilecek bir makine hayvancılıkta faydalı olabilir.

-Baltayla kıy demez mi?

-Mekanizasyon Bölüm Başkanının bana baltadan başka verebileceği bir çare yoksa vay bizim halimize diyerek yaptığım feverana gülerek

-Hah işte ben, benimle kavga edebilecek adamı buldum diyerek bana sarıldı. Sonra dost olduk.

Bu arada, Atamer ÇOĞAY isimli Ziraat Makine Mühendisi ortağımla kurduğumuz tarım makineleri şirketinde; bir kaç çeşit SLAJ makinesi yaptık. Heyecanlı bir araştırmaydı.

Bir gün, Atamer’e 

-Size, nerden mühendis, üstelik yüksek mühendis diyorlar. Yoksa siz bu rütbeyi kendi kendinize mi verdiniz diye takıldım.

 -Haklısın, ben de bunu uzun süre düşünmüşümdür dedi.  Ama sonra hakikaten mühendis olduğumuza kanaat getirdim !  

- Nasıl ?

- Tarımla uğraşanın, toprak, su, gübre, tohum, bitki, sürme, çapa, ısı, su, sulama, hasat, pazar, kar-zarar  hesabı ve dolayısıyla ekeceği mahsul seçimi gibi pek çok hesabı yapması gerekmez  mi ? İşte bütün bunları yapacak kimsenin HENDESE yani hesap kökünden gelen hesap eden adam manasına kullanılan MÜHENDİS olması gerekmez  mi ? Çiftçi bu hesapları yapmayı bilmez; mühendis bunları onlara diretecek mi diye bana tarizde bulunacağını biliyorum.

i-Hah şunu bileydin!  Direten idare sisteminin dünyadaki temsilcisi Sovyetler çöktü; serbest bırakan sistemin temsilcisi ABD gökyüzüne çıktı. Kendini, nüfusunu besledikten sonra dünyanın geri kalan bölgelerinde de 600 milyon insana tarım ürünü satıyor, bazılarına da hibe ediyor.

- Haklısın !

….

….

Tarım Bakanlığına sık-sık uğrardım. Samsun’a bir silaj makinesi götürmüştüm. Dönüş yolunda dümdüz bir arazide piramit gibi yükselen bir kayalık tepenin en tepesinde bir çam dikkatimi çekti. Vedat Şeniz hocaya dönüşte uğrayıp anlattım. Tamamen piramit gibi yükselen kayalık bir tepenin üstündeki bu ağacın orada nasıl yaşayabildiğini sordum.

-Nurinnisa hocanın kitabında bu sorunun cevabı var, ama sen atlamış veya anlamamışsın. Bir bitkinin boyunun 12 misline kadar aşağılara kökleri iner. Belki ilk zamanlarında o ağaca yetecek su kayanın içinde vardı. Büyüdükçe kökler de daha aşağılara indi daha çok suya ulaştı.

- İyi de bu su yukarıya ağacın ta tepesine kadar nasıl  çıkıyor ?

- Esas merak edilecek konu da esasında bu: Kapilarite  denen tarımın en hassas keşiflerinin birinden bahsediyoruz.  Gazoz,  ayran, cola gibi meşrubatları içerken kullandığımız pipetlere  dikkatlice bakarsak pipet içindeki sıvının şişedekinden daha yüksek olduğunu görürüz. Bu pipetin içinde kıldan daha ince binlerce pipet olduğunu düşün. Bu durumda pipetlerin içindeki sıvı çok daha yukarılara çıkacaktır.. Bu hadise mikroskoplarla çok daha iyi görülür Öyle ki, bir ağacın içindeki milyarlarca pipet, suyu 6 ila 12 atmosfer bir basınçla 80-90 metre yüksekteki bir ağacın en tepesindeki yaprağına kadar basar. Kavakların kesildikten sonra bile günlerce köklerinden gözle görülen fışkırmanın sebebi budur

Birden aklıma Silivri’li Dağlı Mehmet amcanın ben tarlayı sürer, merdane ile çiğnerim, sözü aklıma geldi. Onu da anlattım. Çok bilgili, şahane bir çiftçiymiş; son baharda derin sürüp, sonraları pulluğu yukarı çekmesi ve merdane ile çiğnemesi toprakta da pipetlerin oluşmasını sağlamak içindir. Senin ifadene göre diğer çiftlik sahibinin bunu bilmemesi yüzünden susuz kalan mahsulün bitmesine sebep olmuş. Aslında Dağlı Mehmet bütün kış toprakta biriken o suları mahsulünün, yani kendi hizmetine kul-lanmış. Eğer tersini yapsa yani, pulluğu gittikçe derinleştirse suyun yukarı çıkmasını temin edecek pipetleri kesecek, suyun mahsul köküne ulaşmasını engelleyecekti.

Yukarıda da bahsettiğim karpuz denemesinde Dağlı Mehmet Amcanın bilgisini bilmeden de olsa faydalanmıştım.

Yeğenim Mustafa Ekiciyle yıllarca silajlık mısır ekiyor ve Çanakkale’den Ankara’ya kadar silaj satıyorduk. Birkaç sefer sürmeden havalı mibzerle ekelim dediysem de dinletemedim. Sekiz dönüm kendi yerimdeki kanolayı biçer biçmez sürmeden ek; 30 dönüm bir diğer yeğenime ait olup bizim kullandığımız yeri nasıl dilersen öyle ek dedim. İstemeye-istemeye sözümü dinledi. Silaj mevsimi geldiğinde :

Abi sen haklı çıktın, senin yeri sürmeden ektim, beri tarafı beş sefer sürüp, altı sefer suladığım halde senin yerden dönüm başına dörtte bir daha eksik aldım.

 Bilmek başka, yapmak başka !

Bu tecrübeden sonra, çiftçiye bedava mazot, gübre verseniz neye yarar. Çiftçiye vereceğiniz en kıymetli şey bence bilgidir. Bunun için Şirketin 

www.agrosan.net  internet sitesinde Tarım Eğitiminde Seferberlik makalemi:

 bu konuya ayırıp” yetkili ilgili veya ilgili yetkiliye” diye bütün partilere, bütün ziraat ve veteriner fakültelerine, gazetelere, köşe yazarlarına gönderdim. Ancak, ne yetkili ilgiliyi, ne ilgili yetkiliyi bulabildim. Zaten ondan sonra da siteye başka yazı koymadım

Ancak, yılların getirdiği problemler, çiftçi içinden de çözüm arayanları arttırdı. Şu anda web sitesindeki okuyucu sayısı 124500 ‘ü geçmiş bulunuyor. Halkın en cahil, en az okuyan kesiminde bile mesleki konuları araştıranlar var. Bazen telefon açıp saatlerce soru soranlara telefonunuz çok yazmasın isterseniz ben arayayım dediğimde:

-Hem bedava bilgi, hem de bir de bedava telefon mu diyenler oluyor. Bunlar  insanı sevindiriyor.

  Mekanizasyon Bölüm Başkanı Halil Bölükoğlu ile bir gün sohbet ederken.

-Hocam, Köylerde kurslar vererek çiftçiye bir şeyler anlatsak,

-Dinlemezler ki ! dediğinde,

-Dinletin o zaman çıkışıma,

-Ah onu bulabilsem, dünyada devrim yaratırdım  demişti..  

Bölükoğlu ile tanışmama vesile olan Gültekin Çelebioğlu, Türkiye’nin ilk ceviz araştırıcısıydı. Katıldığı radyo ve Bu Toprağın Sesi programlarından kendisini tanıyan köylülerin davetiyle gitmediği vilayet kal-mamıştır. Kendi parasıyla yaptığı bu seyahatlerde bulduğu binlerce cevizden aldığı aşılarla o cevizleri araştırmış; içlerinde ümit umduklarını bahçesinde yetiştirmişti. Rahmetlinin bahçesi hisseli bir tarla olduğundan ölümünden sonra tarladaki hissedar “burası benim diyerek” kendisi için yiyeceği üç kuruşluk ceviz uğruna öğrencileri tarafından devam edecek araştırmaları baltalamış oldu. Bir bakıma kendi cehennemini hazırladı.

Keban Gölü yakınında bulunduğundan büyük ümitler beslediği Keban adını verdiği bademin de bu arada araştırması bitti.  Rahmetlinin açtığı ceviz aşılama kursuna iştirak etmiş, sertifika almıştım. Bu arada aşılı cevizle, normal ceviz arasındaki farkları görmüştüm. Yere düşmüş cevizden çıkarak büyüyen bir ceviz ağacı 10-15 yıl sonra mahsul verdiği halde; aşılı cevizin ilkbaharda yapılan aşısının üzerinde ceviz görmek mümkündür. Aşılanan ağaç, aşının alındığı ağacın yaşına erişmiş olduğundan hemen döl vermeğe başlar.

Ektiğiniz ceviz ince kabukluysa, meyvesinin kalın kabuklu olmayacağı söylenemez..Yalova Araştırmanın ilk uzmanlarından olan Gültekin Bey araştırmada geliştirilen Yalova cinsleriyle Kaplan cinsinin ilk araştırıcısıydı. Dölleme, aşı ve cevizin soğukluk ihtiyacını yazdığı kitabında çok detaylı anlatır. Kansere yenik düşen bu ilim adamına Allah’tan rahmet diliyorum. ……………..

.

 

1960 ihtilalinin ilk günlerinde bir özel kurye,  “Albayımın selamları var,  kendinizi koruyun ve ortalıkta yalnız dolaşmayın “dedi . İhtilal’in kudretli Albayından böyle bir ikaz gelmesi bizi tedirgin etti.İkaz edilenlerden biri bendeniz, diğeri Rahmetli Menderes’in gençlik kolları Başkanı ve devrin 7. Kolordu komutanının oğlu Erol Ergüneş  ve Üstat dediğimiz Denizli’li Nail Caner’di. Üstat 13 yıllık hukuk talebesiydi. Evli olmasına ve bir oğlu olmasına rağmen yıllardır memleketine gitmediğini; diplomayı al-madan gitmeyeceğini söylerdi.

İhtilallin kudretli Albayı Alpaslan Türkeş, ihtilalden   bir ay sonra ilk defa İstanbul’a geldiğinde bir ara bizleri özel olarak çağırttı. Paşazade dediğimiz Erol Ergüneş, bizi korumak üzere kurye ile gönderdiğiniz haber ve ihtilali bağdaştıramadığını; miletin sevdiği bir Başbakana karşı ihtilal yapmanın mantığını anlayamadığını söyledi. Zamanı gelince sebebini öğreneceksiniz, ancak her tarafa sızan koministler milli istihbaratın Sansaryan  hanındaki gizli belgeleri ele geçirerek yer altına indi. Bir taraftan İsmet Paşa bir taraftan bunlarla uğraşırken sizin başınıza bir iş gelmemesi için uğraşmak zorundayım.

Sizleri öldürerek, kıyma makinelerinde geçireceklerdi haberleriyle bir taşla iki kuş vurmak istiyorlardı, şu ana kadar muvaffak olamadılar, ancak hala tehlike geçmiş değil. Kurmay eğitimine beraber gittiğimiz Albay Kuşçu İhtilali haber verdiği halde rütbelerinden oldu. Bu duruimu görünce ben mecburen onlardan görünerek guruba katıldım. Şu anda bazı tehlikeleri savuşturdum, ancak durum hala çok karışık. Kendinizi koruma yanında icabında ülke için yardımınızı isteyebilirim. Her zaman hazırlıklı ve müteyakkız olunuz diyerek bizi selametledi.

1963 yılı şubat ayında Talat Aydemir ve gurubu kalkıştıkları hareketi başaramamış, geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Onları cezalandıracak bir gücün olmaması, kendilerine cesaret vermiş, tekrar ha-zırlıklara başlamışlardı. Bu arada Yeni Delhi’deki sürgünden Dönen Alpaslan Türkeşi Edirne’de karşılayan Üstat pek heyecanlıydı. “Onlardan gibiyiz, ama değiliz” gibi bir cümle sarfetmiş, hazırlıklı olun demiş.

22 Mayıs günü her zaman buluştuğumuz kahvede bizi bekleyen Üstat heyecandan titreyen bir sesle  bu gece vazifeliyiz, beni takip edin diyerek Beyazıt’tan Unkapanı Köprüsüne ara sokaklardan geçerek geldik. Üstat Köprü Ayaklarına indi ve orada üzeri bir muşambayla örtülü mavnanın muşambasını kaldırırken mavnanın bekçisi mani olmaya çalışırken Üstat elinde beliren tabancayı doğrulttu. Ölmek istemiyorsan bak karşıdaki dubaya git ve mavnayı oraya bağla. Benim işaretim olmadan oradan ayrılma, yoksa bak şu tenekeyi zımbaladığım gibi seni de zımbalarım derken; susturucu takılı silahıyla gösterdiği tenekeyi vurdu. Denizci ürkmüştü. Hareketinden evvel ağzına kadar silahla dolu mavnadan bizler de birer silah alıp köprü üstünde soteye yattık.

Akşam ezanları sırasında bir gurup çıkageldi. Emekliye sevkedildiklerinden kuyruk acısı olan iki kardeşten biri olan Orhan Paşa belinden çıkardığı tabancayla havaya birkaç el ateş ederek “ihtilal başlamıştır arkadaşlar aşağıdaki mavnadan herkes silahını seçsin dedi. Ancak ortalıkta mavna yoktu. İhtilalin en tehlikeli anlarıydı; Türkeş Unkapanı köprüsünün açılmasını engelleyip, 66 Topçu alayının Radyo evine gitmesini sağlamamızı istemişti. O devirde radyo evini ele geçiren. Memleketi ele geçiriyordu. Yarım saat içinde tekrar gelen Orhan Paşa gurubu mavnayı bulamayınca tekrar dağıldılar. Mavnacı korkudan yerinden kımıldayamıyordu.

Bu arada 66. Zırhlı tugayın tankları köprü üzerinden geçmeye başlamıştı. Bir bakıma biz görevimizi yapmıştık, ancak Ankara’da durum neydi ?  Haber alamamanın ve kim vurduya gitmenin her an olabileceği durumdaydık. Ortalıkta in-cin top oynuyordu. Saat 23 civarında bir dolmuş köprünün başında yolcuları indirmişti.  Paşazade, şoföre Şu radyoyu açarmısın diye kibarca rica ederken, sinirlenen şoför Ne radyosu lan gecenin bu saatinde“ demesiyle deliren bizimki, belinden çıkardığı silahı doğrultmuştu, korkuyla gözleri fırlayan şoför usulca radyoyu açınca “Talat’ın üç-buçuk adamı bu ülkenin huzurunu bozamaz” diyordu. Şoför, kekeleyen bir sesle “Abi ihtilal mi ? sorusuna Paşazade “evet ihtilal, Sen beni görmedin.  görmedim abi “ diyen şoför son sürat oradan uzaklaştı.

İhtilalin önlenmesi sevinciyle yine ara yollardan benim pansiyona gittik. Üçümüz rahat bir uyku çekmiş, ben sabahleyin işime gitmiştim. Akşam yine kahvede buluşmak üzere gittiğimde bize devamlı çay getiren garson bana usulca Üstat’ı içeri almışlar; yanındakiler kimdi Derhal İstanbul’u terk etsinler diye haber yollamış.

Korku dağları bekliyordu. Birkaç kişiye bağlantılarıma haber vermeleri için not bırakarak, acele Bursa’ya kaçtım. Üzerimde hiçbir belge yoktu. İstanbul’a gitmeye de korkuyordum.

Lise diplomasıyla askerlik kararı aldırdım. Ağustos sonunda tayin olduğum Hatay İli Antakya Milli Eğitim Müdürlüğüne trenle yola çıktım. Üç gün süren tren yolculuğundan sonra Adana’ya vardım. Hava sıcak ve bunaltıcıydı. Otobüsle Antakya’ya vardığımda Milli Eğitime  uğrayıp  evrakımı verdim. Bu arada karşılaştığım bir Bursalı arkadaşla otele yerleştik.

Aslında pek yemek seçmem, ancak kebap yemekten bıkmıştım. Tek sulu yemek yapan bir lokantaya gidiyor, bitmemişse orada sulu yemek yiyorduk. Lokantanın karşısında ATAHAN oteli vardı. Türkeşin arkadaşı olup ihtilali haber veren ve rütbeleri sökülüp er seviyesine düşürülen emekli eski Kurmay Albay’ın bu oteli o devirde Antakya’nın en konforlu oteliydi. Zavallı Kuşçu, İhtilalcilerin içinde olduğu sonradan ortaya çıkan Ethem Menderes tarafından kolayca bertaraf edilmişti.

Antakya’ya gidişimizin haftasına, Milli Eğitim Müdürlüğünün  açtığı öğretmenliğe hazırlık kursu başladı. Kursun bayağı faydası olmuştu. Çünkü bizlerin ilkokul eğitimi hakkında bildiklerimiz, kendi ilkokul hatıralarıydı. Üç haftalık kursun son günü Emekli bir istihkam Paşası olan Ürgen Paşa  aklımdan hiç çıkmayan bir konuşma yapmıştı:

Üç tane çocuğun değil köyün öğretmeni olun,  köye hizmet edin. Belki başkalarına bu söz vali palavrası gibi görülebilir; ama bana çok tesir etmişti.

Okulların açılmasına daha bir hafta vardı.Tayinimin yapıldığı Köyümü görmek , hiç olmazsa bir nebzecik çevreyi tanımak için  YAYLADAĞI’nın  eski ismi ŞUMRACIK, yeni ismi AYIŞIĞI olan köyüme gitmek üzere Mahmut Ağa isimli şoförün arabasına bindim. Mahmut Ağa Fransızlar zamanında bir suçtan dolayı hapse girer ve Hatay’ı terk ederken Mahmut Ağayı da Fransa’ya   götürürler. Hapiste kaldığı birkaç yıl içinde bayağı Fransızcasını ilerleten Mahmut Ağayla yolda biraz Fransızca sohbet ettik. Yılan gibi eğrile- büküle giden yolda fazla sürat olmuyor ve ben ikide bir Mahmut Ağa beni unutma, CEVİZİN DİBİNDE indir deyip duruyordum.

Telaşımı gören Mahmut Ağa, “Merak etme Hoca Cevizin dibine gelince seni indiririm” diyordu. Bir düzlüğe indiğimizde “Bak Hoca Sağda Ceviz, İşte geldik” demişti. Bu arada arabadan inen birine seslendi. Len Şumracık’lı al bakalım Hocanın valizini deyince; Hop Mahmut Ağa benim valizimi benden başkası taşıyamaz, Sen de sağ ol delikanlı dedim.

Kah kayalara tırmanıyor. Kah dolanarak yürüyorduk. Bazen düz bazen bayırlardan geçiyorduk. Duran isimli yol arkadaşım o kadar konuşkandı ki(!!!) lafı ağzından adeta kerpetenle çekiyordum.Sorularıma tek kelimeyle cevap veriyordu. Niye yol yapmadınız ? Hiç teşebbüs  etmediniz mi? Sorularıma; ettik ; hemide yedi sefer diye cevap verdi. İyi de ne oldu da yapamadınız ? Soruma bilmem diye omuz silkti.

Tepeler bitmiş, birden yayvan tepelerle onların ötesinde daha düz bir arazi göründü. Düz arazide bir yol vardı. Duran, karşıda yol var deyince, orası SURİYE hoca deyince şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. O anda ağzıma gelen bir dua ile mırıldandım:

“Allahım bana buraya yol yapmayı nasip et.”

O andan itibaren aklım fikrim hep yol yapmakla ilgili düşüncelerle meşgul oldu..Köye gidince Muhtarı sordum. Evini gösterdiler. Altı samanlık,  depo gibi binanın üst katında salon gibi bir odaya buyur ettiler. Oda meraklı diğer köylülerle dolmuştu. Bu arada muhtar içeriye seslenmişti. Biraz sonra bir sahanda pişmiş yumurta ve mısır kapçıklarından örülmüş bir tabakta yeşil nane ve iki tane de yörenin biberlerinden konmuştu.. Tandır ekmeğini yumurtaya bandıktan sonra.elimi bibere götürürken Muhtarın beni süzdüğünü görüyordum. Nerdeyse bir aydır bulunduğum Antakya’da yöre biberinin acısını biliyordum. Aslında acıyı da severdim. Biberi ısırdıktan sonra, suçunu bastırmak istermişçesine “ acıdır ama Hoca” diye seslendi.”

-Acı olmadıktan sonra biberi niye yiyeyim ki dedim. Başını iki tarafa sağlayan Muhtar,

 

--Allah. Allah ilk defa acı yiyen memur görüğüm hayyo

- Ben de sizin gibi köylüyüm deyince, içerisi dolu olduğundan dışarıda takaların (camsız pencerelerin) etrafındaki köylüler de sanki ilk defa görüyorlarmış gibi; ,a ,a köylüymüş- köylüymüş  diyerek perdeleri aralayıp bana bakıyorlardı.

O gece beni evine davet eden köylü ile gece yarılarına kadar sohbet ettik. Yol konusunda hakikaten her beş senede bir yola kalkışmışlar, şuradan geçsin, ben oradan geçmesine karşıyım münakaşa ve dedikoduları sebebiyle hep birinci gün vazgeçmişler. Anlaşılan bu iş beni bayağı zorlayacaktı. Ama yaptığım duanın ateşi de beynimi kamçılıyordu.

Antakya’da bulunduğum bir ay zarfında, ULU Cami denilen merkezi yerdeki bir camiye Cuma namazlarına gidiyordum. Hatip çok güzel konuşuyor, cemaati öylesine bağlıyordu ki, sıcak ve boğucu havaya rağmen uyuklayan tek kişi yoktu. İkinci Cuma da aynıydı. Üçüncü Cuma yanına yaklaşarak, Hocam vaazlarınızı nereden alıyorsunuz ?  dedim

-Ben Hoca değilim, gel seninle şöyle bir çay içelim, dedi. Asi nehrinin önünden geçen cadde üzerindeki bir kahveye girdik. Kahvedekilerin hemen hepsi ayağa kalkıp buyur etti.

-Misafirim var, onunla konuşmam lazım diyerek davetçileri teşekkür etti, kahvecinin ne içersiniz sorusu üzerine bana baktı, çay içebileceğimi söyleyince iki çay söyledi. Siz hakikaten Hoca değilsiniz, Hoca dediğin ısmarlananı yer içer deyince gülüştük

-Ben polis mütekaidiyim. Deyince tekrar bir şaşkınlık geçirdim. Bizim bildiğimiz polisler biraz, ama, doğrusunu söylemek gerekirse din, dindar düşmanıdır .

-Haksızsın diyemeyeceğim,  maalesef   devletin  politikası  bazılarını bu yola itti.

-. Hocam,hutbe konusuna girsek; sizin de vaktinizi almayayım !!!!

-Bendeniz, biraz sonra eve gider, zamana, mevsime ve cemaatin ihtiyaçlarına uygun bir konu seçerim. Konuyu Ayet, Hadis ve İslam tarihinden olaylar ve menkıbelerle örerek bir metin hazırlarım. Ancak, metnin sıradan bir vatandaşla her hangi bir daire memur, şef veya müdürün anlayacağı ortalama bir dile getirir; sonra da bunu beş yüz kelimeye indiririm. Çünkü, Hazreti Peygamber (SAVS) bıktırmayın, yıldırmayın buyurmuştur.

Dikkati çekmek ve cemaati hep uyanık tutmak için sesimi, bazen yükseltir, bazen alçaltır, bazen hızlı-hızlı konuşur, bazen tane-tane söylerim.  Hitabet, hatibin kabiliyetine  de  bağlıdır.  Bu çalışma ve özenle elde edilir. Her şeyden evvel HATİBİN bulunduğu makamı idrak etmesi gerekir. Orası Hz. PEYGAMBERİN ashabına hitap ettiği yerdir. Oranın hakkı verilmek gerek.

Bu konuşma, ufkumu açmış; seneler sonra, kendi camimizi yaparken beraber çalıştığımız imam arkadaşa bu konuşmayı ve hatipliğin ne manaya geldiğini anlatmıştım.

Hayran olduğum bu şahıs, HATAY’ın Türkiye’ye ilhakında çalışmış, İstihbarat Teşkilatının Başkanı İbrahim BAHÇECİ imiş.

Beş sene sonra gittiğimde, yemek yediğim lokantacıya kendisini sorarken, yan  masadan  biri Bahçeciyi nereden tanıyorsun diye söze karıştı. Yedi sene evvel burada yedek subay öğretmenlik yaparken hutbelerini dinlemiştim, dediğimde adamın gözleri doldu.

Ben Almanya’da çalışıyorum. Her sene sırf onun hutbelerini dinlemek için tatillerimi geçirmeye buraya geliyordum. Ancak. geçen  sene vefat ettiğini öğrendim. Antakya çok değerli bir hatibini  kaybetti. Allah rahmet eylesin.  Amin

 

                                                

 

Bir hafta sonra okulların açılmasına birkaç gün kala köyüme döndüm. Bir yıl önce gelmiş benim gibi yedek subay öğretmen olan, o da İktisat Fakültesinden olan Cemal Hoca’nın kaldığı evi yeniden kiraladık. Bir karyola, yatak , yorgan ve birkaç kap- kacakla  düzdüğümüz eve Cemal Hocanın aldırış ettiği yoktu. Nitekim  açılışın ertesi günü .

-Ben gidiyorum , rapor alabilirsem 10-15 gün İstanbul’a giderim dedi.

Evim her gece dolup taşıyordu. Köyün ileri  gelenleri mısır kapçıklarından örülü tepsilerin içinde ceviz. badem , kuru incir ve ev yapımı sabun, zeytin getiriyorlardı.Onların şivesiyle

-Yaho, getirmeyin, ben bunları yiyemem ki diye itiraz ettikçe biri,” Hoca götürür Antakya’da satarsın” demez  mi ! şaşırmış kalmıştım.

-Hediye satılır mı yahu deyince ,

-Senden önceki hocalar her cumartesi bir bazen iki merkeple götürüp , satarlardı . Bir tek Cemal hoca köyde pek kalmadığından o götürmezdi.

 Cemal hoca’nın sırrı da çözülmüş oldu Nasıl yapıyorsa devamlı raporlarla askerliği bitirecekti anlaşılan.

Bir seferinde nasılsa bir hafta kadar köyde kalmış, incir, ceviz ve badem hasadı sebebiyle yorgun köylüler eve daha az geliyordu. Cemal Hocanın adını bildiği hepi topu beş kişi gelir onlarla sohbet ederdi. Bir hafta sonra gittiğinde bir ayda dönmüştü. Müdür pozisyonunda olduğu için sınıfıma girmiş, çocuklara yönelttiği soruların yanlışlarına da sopayla vuruyor, doğrularına da. Tepem atmış, Hoca :

-Çocuklarıma dokunma demiştim. Zaten çocuklar da eğriye de doğruya da sopa yiyince hiç cevap vermez olmuşlardı.

Okullara dağılmadan önce, kimin söylediğini hatırlamadığım biri, müfettişlerin menfi raporu sebebiyle er yapılabileceğimizi söylemişlerdi. Bu korkuyla birinci gün, birinci derste devraldığım çocukların eğitim seviyesini gösterecek belge olarak saklamak üzere :

Herkes defterinden bir kağıt çıkararak sınıfını, numarasını ve adını soyadını yazsın dedim.

Küçük harfle başlayıp büyükle devam edip tekrar küçüğe dönenlerin yanında beni şaşkına çeviren bir kağıtla karşılaştım.:

Sıf 3 -no 33 nalsa  afatsum. Hristiyan mısın diye soracakken son anda vazgeçtim, çünkü her nekadar o bölgede hıristiyan Ermeni köyler varsa da tek bir ailenin Müslüman köyünde yaşaması düşünülemezdi..Adın ne evladım ? soruma:

Mustafa Aslan diyerek cevap verdi. Şaşkınlığımdan ne diyeceğimi bilemedim. Tahtaya eski yazıyla yani Arap alfabesiyle, Mustafa Aslan yazısını yazdım. Oku bakayım deyincede  ter içinde:

-Ben eski yazı bilmeyim öğretmenim dedi.

- Korkma oğlum diyerek teskin ederken, samimiyetini ifade babında:

 -Dinime. İmanıma bilmiyem öğretmenim dediğinde, nasıl bir okul ve çocuklarla karşılaştığımı anladım.

Köyde kahve yoktu. Herkesin topladığı kuru incir, dip zeytin ve ceviz badem gibi mahsulleri  toplayan KAFA çavuşun dükkanında, bir gün önce şehre gidip gazete getiren biri.

-Benim oğlan okudu. İsmet paşa, şöyle demiş deyince, yalan söyleme senin oğlan onu okuyamaz demiş ve ben de kaçıncı sınıfta soruma, ”beşi bitirik Hocam” dediğinde;

- Beşi bitirdiyse niye okuyamasın ? soruma:

 -He valla okuyamaz Hoca diyerek yemin etmişti

İlkokul birinci sınıfta, ilk aylarda çocuklarda meydana gelen ters (s,z,b,d,r,p,k gibi) harflerin üçüncü sınıfta bile devam etmesi. ilkokulu  bitirmiş,  birinin gazete okuyamaması, .beni ürkütmüştü.

Sabahları kapım vurulur .

- Kim o sesime “Öğretmenim bu gün okul var mı? diye sorarlardı. Çoğunlukla gün isimleri –hed- hamse – Erbaa gibi Arapça söylerlerdi. Her gün tekrar eden bu sorulardan bunalırdım. Bir gün, öğrencilerimden Kamil Sarıateş’in ağabeyi Hasan Sarıateş’e :

-Nedir her gün tenbih ettiğim halde eve gelip yine “bu gün okul var mı “ diye sormalarının sebebi? Devamlı “çocuklar, Pazar hariç her gün okul vardır. Sabahları gelip sormanıza gerek yok dediğim halde, yine de her gün sormalarını anlayamıyorum; sanki çok gizli bir sır. Gülerek, “ doğru bu sırrı yakında çözersin Hocam !!!!

- Sen de muamma gibi konuştun, çıldırtmayın beni yahu.

- Bak hocam, bu günlerde çocuklara bağ bahçe işlerinde iş var; bu arada DIBKI mevsimi,    

-Bağ bahçeyi anladım,  her halde babaları yollayıp sorduruyor sözlerime, başını sallayarak evet

-DIBKI dediğin de ne oluyor

- Hocam, farkında mısınız ? bu günlerde batıdan esen bir rüzgar var. Biz buna GARBİ deriz. Bu rüzgarın estiği günlerde Arapça ökse manasına gelen dıbkı, ökse otuyla karışık bal sürülmüş çubukları  ağaç dallarına yerleştiren çocuklar kuşları o tarafa yönlendirir, dıbkıya(ökse) yapışan kuşları toplayıp; evde kendilerine ve ev halkına ziyafet çekerler. Kusurlarına bakma. bu çocuğu her akşam evimde görmek beni memnun ediyordu. Evde kimsenin olmadığı bir gün,

-Sırası gelince onu da öğrenirsin diye bir şey daha söylemiştin, muammalı konuşma da şunu hele bir anlat.

-Hocam şimdi söylemenin pek faydası olmaz, ama biraz açayım;,incir,badem arkasından zeytin hasadı gelir; ki bu sene var yılı olduğundan uzun sürer; biraz arpa buğday ekimi de yapılır. Ondan sonra bütün kış köylünün yapacağı bir iş kalmaz. Köylük yerde, zenginin belki iki odası varsa da orta halli, yeni evlilerin birer göz odaları vardır. Toplanıp KUMAR oynayabilecekleri bir tek öğretmenin evinden başka yer yoktur. Hem öğretmene ışık parası diye bir pay ayrılır.Eh bütün gece kumar oynayan Hocanın uyanabilmesi lazım ki okul açsın.!!!

-Ne diyorsun yahu, ben böyle bir şeye bulaşmam ve de oynatmam diyerek feveran edince:

-Oynatırsın Hoca oynatırsın. Hem para tatlıdır, hem de bizim burada, sırtlan !, kaplan!,kurt!,çakal !,gibi yırtıcı hayvanlardan seni kim koruyabilir ki ????

-Dalga mı geçiyorsun Hasan !!! Harama bulaşmam, hele sırtlan, çakal, kurt, gibi hayvanlardan niye korkayım ki; ölüm  burada mukadderse ha yatakta, ha kurt, çakal, sırtlan ağzında olsun ne fark eder ki?

Hasan kıs kıs gülerek:

-Bu kış eğlenceli geçeceğe benziyor dedi. 

Misafirlerim arasında biri “ Kötü Yahya size yakın mı ? diye sordu. Soruyu anlamamıştım. Diğerlerine bakıp;“arkadaşın ne dediğini, neden bahsettiğini anlayamadım, izah edebilir misiniz ?

-Arkadaşımızın  adı  DAHLEK, kendisi Kütahya’da askerlik yapmış, Kütahya’ya bir mana veremediği için, manasını Kötü Yahya diye  değiştirmiş Bursa’nın oraya yakınlığını soruyor. Meğer, dahlek benim, köye gelirken ilk karşılaştığım Duran’nın Babasıymış. R’leri y gibi söylüyordu. Neşeli, -oğlunun aksine- çok konuşkan biriydi. Hasan bir ara Bursa’ya gelmiş ve benim tavuk çiftliğimde çalışmıştı. O güne kadar çay içmemişti. Çaya alışıp çay hastası olduğunda; yakındaki Cindarlı- aslen arap ve İsmaili mezhebine bağlı- Köyünden kendi gibi çay hastası biriyle birbirlerine gidip gelmeler başlıyor. Bir gece, Dahlek de onlara katılıyor. Hasan, Emmim de iyi çay içer diye arkadaşına göz kırpıyor. Sırf dem bir bardak doldurup veriyorlar. İkinci bardağı doldururken şekeri koyan arkadaşına yine göz kırparak, amma şekeri pek sevmez demiş. Birkaç bardak daha çay içen Dahlek sabahın köründe Hasan’ların evin kapısına dayanıp kapıyı yumruklamaya başlamış; bir taraftan da bağırıyormuş: Bana ne ediksiniz Hayyo, sabaha dek kiypikleyim kiypikleyime değmed i!!!!.

…

…

Akşamları evimi dolduran köyün yaşlıları ile sohbet ederken konuyu döndürüp dolaştırarak, yola bağlıyor ve düşüncelerini, yaklaşımlarını öğrenmeye çalışıyordum. TÜRKSEVEN ailesinin büyüğü Sabit ağa, zeki söz bilir biriydi.  Kendisiyle  nisbeten sakin bir havada konuyu tartışırken; yolu hakikaten isteyenlerle, istekli gibi görünenlerin farkını nasıl çözeceğimizi tartıştık.

- Hocam, yoldan kim faydalanacak kim zarar görecek bunu çözersek neticeye ulaşırız !!!

-Haklısın Sabit Ağa, bence yolu çok isteyenlerin başında görünen KAFA Çavuş bence yolu el altından baltalayanların başı.

-Nasıl ?

,- Kafa çavuş, kuru inciri 10 kuruştan alıyor zeytini 20 kuruştan, cevizin çiftini beş kuruştan ;, Antakya’ da kuru incir 30 kuruş zeytin 80 kuruş,  ceviz 15 kuruş. Yol olduğu zaman sen bu ürünlerini Kafa Çavuş’a mı verirsin, yoksa  Antakya’ya mı götürürsün ? Sabit Ağa sus işareti yaparak,

- Yerin kulağı vardır. Ko onlar öyle devam etsinler. Biz kendi yönümüzü çizelim. Kardeşim Cemal, Muhtarın damadıdır, ben kulağını bükerim,ama her ihtimale karşı ben söyleyene kadar,. onun yanında da bu sırrı saklayalım. Çünkü Muhtar Abdüllatif  Kafa Çavuşun maşasıdır.

Rüyalarıma giren yol hayali yavaş-yavaş çizilmeye başlamıştı. Her gece evimi dolduran misafirlerimi devamlı yokluyordum. Arada bir bizzat ortalığı kolaçan etmeğe gelen Kafa Çavuş yol aleyhtarlarına –sureta- ateş püskürüyor, salak bunlar, salak diyordu.

Muhtar Abdüllatif Ağa ile  okul yüzünden sürtüşmeye başlamıştık. Tek kiremit kaplı bina olan okulun alttan gökyüzü görünüyor, yağmurlar başladığında  okulun içi su ile dolacaktı. Köy bütçesini denetleme yetkisi sebebiyle defterleri istiyor; o da ayak diretiyordu. Sürtüşmemiz çocuklar arasında bile konuşulur olmuştu.

Bir gün teneffüs sırasında Muhtarın kızı 3. Sınıf talebesi Gülsüm birden erkek çocukların bile yakaladığını kaldırıp yere çalmaya başladı.

-Kızım Gülsüm, ne oluyor ?  derken çocuk içeri kaçtı. Diğer çocuklara baktım; ancak daha evvel onlara ne olursa olsun birbirinizi gammazlamayacaksınız diye tembihlediğimden   başlarını  öne eğip sustular. Bu arada Gülsüm dışarı fırlayıp yerden aldığı taşları kestirmeden okula doğru gelen Babasına doğru atıyor ve bağırıyordu:

-Git, git  gene öğretmenimle kavga etmeğe mi  geliyorsun ?   Durumu anında kavramış ve içim cız etmişti. İki yıllık öğretmenliğimin en tatlı olayını yaşıyordum.

-Kızım Gülsüm, Babanı ben çağırdım,  diyerek yatıştırmaya çalıştım. Bir tarafta Baba, bir tarafta Öğretmeni arasında kalan çocuğun vicdanındaki travma  beni hep düşündürmüştür. İlkokul çocuklarına sorulan,” büyüğünce ne olacaksın” sorularına verilen ÖĞRETMEN cevabının ne kadar içten olduğuna inanır, duygulanırım.

- Muhtar, bundan böyle çocukların önünde münakaşa etmeyelim. Bak kızın bile arada kalmaktan bunalıyor. Şu kiremit parasının yarısını ben vereyim; üstünü sen tamamlayıp okulun üstünü örtelim. Yarın yağmurlar başlayınca okul su içinde kalacak, yazık çocuklara dedim.

….

İstanbul’dan İktisat Fakültesinden tanıdığım Paşazade Erol Ergüneş’in de arkadaşı olan Sevindik KALYONCUOĞLU adındaki arkadaşın bir yıl evvel Antakya’ya Yedek Subay Öğretmen olarak geldiğini duymuştum. Onu görmek istiyordum. Nasılsa raporu bittiğinden İstanbul’dan dönen Cemal Hocaya müsaade ederse Antakya’ya gitmek ve Bursa’lı arkadaşlarımı görmek istediğimi söyledim. Sevindiği tanıyordu.

-Sorulur mu Hocam, hem müfettişlerin cumartesi günü teftişe gelmek gibi bir huyları yoktur, diyerek sanki Antakya’ya bu güne kadar gitmeyişimi müfettiş korkusuna bağlıyordu.

Antakya’da sorduğum kimseler, Sevindiğin Öğretmenler lokalinde olduğunu söylediler. Beni gören Sevindik:

-Abi hoş geldin . Antakya’ya geldiğini duydum ama, hiç kimse şehre indiğini görmemiş, diyerek, POKER oyunundaki yerini bir arkadaşına bırakarak sohbete başladık.

Sevindik, Koç Holdinge bağlı KOÇ BAROKS bilgisayar şirketinin pazarlamacısıydı. İki yıl uğraşarak, Ziraat Bankasına iki adet bilgisayar satmayı başarmış. Ancak 225 000 lira satış primi yerine Koç hisse senediyle avunmak zorunda kalmıştı.

-Mamafih parayı verselerdi de ne olacaktı ki, ya iki günde harcar veya iki günde kumarda kaybederdim, diyordu.

Yine bir başka gün geldiğimde, yine poker masasında bulmuş,”abi , garsona ne istersen söyle ,dün akşamdan beri oyun devam ediyor, şu anda bırakamam “ dedi . Ertesi hafta tekrar gittiğimde o oyunun, Salı günü sabahına kadar sürdüğünü ve Sevindiğin iki bin küsur lirayla karlı ayrıldığını söylediler.

O zaman ÖĞRETMEN = KUMAR +İÇKİ formülünün ANADOLU’da geçerli olduğunu görmüştüm. Sevindik, kumar hastasıydı. Defalarca,  çok iyi kazanmasına rağmen iflas etmiş; sil baştan işe tekrar başlamıştı.

Cemal Hoca , 178 günlük eğitim süresince hepi topu 17 gün okula gelmişti. Adamın, derdi okul açmak değil, askerliği bitirmekti. Günler geçiyor, zeytin hasadından sonra, köylüler akşamları daha kalabalık gelmeye başlamıştı. Çoğunluk yerlerde oturur, bazıları boş olan Cemal Hocanın yatağına dizilirdi. Tarihten, dini tarihten konuşur,  Hz Peygamber ve Sahabeden bahsederdim. LEBBEN –arapça bekçi demek-Durmuş diye biri vardı. Tarih meraklısıydı. Bakın size söylediğim zaman inanmıyordunuz. Bak hoca da aynı şeyleri söylüyor derdi. Uyuklar gibi oturan Sabit Ağa, umulmadık anlarda sohbete iştirak ederdi.

Eve bir soba almış, çocuklara biraz odun getirmelerini tembih etmiştim. Akşamları serin olmaya başlamış, hiç olmazsa bir sefer yakıyordum.

 Bu arada,  TARA’larla   odun keserken çok zorlanıyor, taralar taşa değdikçe köreliyor, çoğunlukla kadınların odun temini, onları zorluyordu.

 İsa ağabeyime mektup yazıp, yüz adet kadar kaliteli bağ testeresi ve iki adet de şeftali budama makası göndermesini istedim. Bağ testerelerini fundalıklarda ve ağaç dallarını keserken nasıl kanırtarak keseceklerini gösterdim. Testereler yetmemişti. Tekrar sipariş verdim. Köylü onları çok sevmiş, neredeyse kadın erkek herkes kullanmaya başlamıştı.

Bir gün ava gittiğimizde hiç budama görmediği için iç dalları kurumuş zeytinin budamasını öğretmeğe çalıştım. Önemli üç patika üzerinde birkaç şahsın zeytinlerini budayınca “bakın bu ağaçlar seneye yine zeytin verecek dediğimde –cahilliğime verip- gülüşüyorlardı. Onlara, bir kuş zeytin ağacının dalları arasından öbür tarafa geçebilmeli ki o ağaç her sene zeytin versin.

Zeytin, ne ağaç, ne de çalıdır. Tabiatında ALTERNAS denilen bir yıl verimli, ertesi yıl verimsizdir. Buna rağmen, budama ve bakımla zeytinin tabiatında değişiklik yapılabilir. Verimli yıldan sonraki yıl verim şüphesiz düşük olur.

 Tabii  gübre  ağaçların veriminde en büyük unsur.

Yanlış hatırlamıyorsam, Yayladağı Tarım İlçe Müdürü Kemal Bey adında birine Zeytinin gübre ihtiyacını sormuş; nasıl bir DEMONSTRASYON yapabiliriz demiştim. İdealist biriydi. Yoldan aldırabilirsen,   size beş çuval gübre ve bir teknisyen göndereyim deyince Hasanı yollamış, aldırmıştım. Budadığım  ağaçların dış dallar iz düşümüne çepeçevre bir kürek eninde, on santim derinliğinde çukur açarak, amonyum fosfat, potasyum fosfat , amonyum nitrat gübre dökerek, üzerini toprakla örtmüştük.

Tütüncülüğünü methettikleri birine de tütün ekerken kullanmak üzere  bir  miktar amonyum fosfat ve nitrat gübresi ayırdık.

Her gece evime gelenlere tembih etsem de yine kuru incir, ceviz, badem hediyeleri gelmeye devam ediyordu. Bir akşam, Sabit Ağa,  Hoca beşinci sınıf kız öğrenciler bunları kırıp iç etsinler. Sen de bunları tatile giderken Bursa’ya götürürsün dedi. Dediğini yaptık ve Bursa’ya bir torba iç ceviz, badem ve incir götürdüm.

 

Kız kardeşim yazdığı mektuba bir resim ekleyerek, sana bir ÇERKEZ kızı bulduk.Tatil olur olmaz hemen gel diyordu.Pek inanmamış, ama yine de bu sefer “paçayı kaptırdık mı ne ? “ diye de düşünmeden edemedim. Çünkü, evlenmekten kurtulmak için “BEN ÇERKEZ KIZI  alacağım “ diyordum. Çerkezlerin kız verirken ne kadar ince eleyip sık dokuduklarını biliyordum. Öğretmenlik kursu sırasında Reyhanlı’ya gitmiş, Yenişehir gölünde yüzmüştük. Çerkez olan Reyhanlı halkı, çok disiplinliydi. Orada görevli bir Yüzbaşı bir Çerkez Kızını istemeğe gitmiş. Kız evine gittiklerinde kız Babasına teklif söylenince; “Olmaz” deyip  kestirip  atmış.”Niye “ diye soran Yüzbaşı’ya “Adam değilsinsin de Ondan” cevabını anlayamayan Yüzbaşı, ama ben Yüzbaşıyım sözüne “adam olsan  bacak- bacak üstüne atmazdın” diyerek gelenlere kapıyı göstermiş.

Bu gün, Ürdün’ü ayakta tutanlar oradaki Çerkezlerdir. Keza Mısır’ı Arap ülkeleri içinde DEVLET yapanlar da Memlük Çerkezleri ve Kürtler içinden çıkmış SİYASİ  tek dahi Selahattin Eyyubi’dir…

Hasan Sarıateşle konuşurken, onun çok güzel okuyup, sohbetler sırasında güzel konuştuğunu görüyor; diğer köylülerden farkı ilgimi çekiyordu. Hangi öğretmende okuduğunu sorduğumda:

-Yozgatlı hocanın talebesiyim. Yedek Subay Öğretmenler gelince Antakya’nın merkeze bağlı bir köyüne tayini çıktı, halen oradadır dedi. Cemal hocadan önce sizin Bursa İznik’ten Erdoğan hoca vardı. Yine bu evde otururdu. Çok korktuğu için yanında birilerinin kalmasına ve kumar oynatılmasına göz yummuş, aslında var olan kumar illetinin yayılmasına sebep olmuştu.

Anladığım kadarıyla YOZGATLIOĞLU meslekten ve iyi bir öğretmenmiş, Tayinini  yaptırabilirsek  nasıl olur, teklifime Hasan gibi pek çok kişi sıcak bakıyordu. Bir ara Milli Eğitim Müdürü ve kaymakama konuyu açtığımda, ilgilenip halletmeğe söz verdiler.

Şubat tatilinde, nişanlanarak dönmüştüm. Muhtar, ikide-bir geliyor ve niye Bursa’ya gitmediğimi soruyordu. Ben, çocuklar, müfettiş dedikçe ; “yaho ben yedi yıllık Muhtarım, müfettişi idare edemeyecek miyim ? Bak Cemal Hoca da nışanlanmış, İstanbul’dan ayrılmıyor.  Kalk  git nişanlınla gönül eğlemeğe bak diye ısrar ediyordu. Evveliyatını bilmesem, bu yakınlıktan gözlerim yaşaracaktı !!! Yol ve kumar konusunda takındığım katı tutumdan kurtulmanın tek yolu beni köyden uzaklaştırmaktı

     Zeytin hasadı bitmiş, köylü   evime  daha çok gelmeğe başlamıştı. Bir akşam, gençler erkenden gelmiş, Cemal Hocanın yatağında bir müddet sohbetten sonra Ali Mıdık   adında  biri cebinden çıkardığı bir deste  iskambil kağıdıyla yanındaki arkadaşıyla KILIÇ çekmeye başladı. Kumar seanslarını başlatma girişimi tezgahlanıyordu. Sobaya yaklaşarak, içine bir-iki odun atarken; Hocam içersi sıcak demeğe başladılar. “Olsun, ateş sönmesin” dedim. Sohbeti sürdürürken, Ali’nin yanına giderek; “Kağıtların da pek güzelmiş be Ali” sözüme,”Suriye’den getirttim Hoca sözüne hayret etmiş gibi yaparak; tekrar sobanın başına gidip, kapağını açtım: “Aman Hoca çok sıcak ne olur odun atma sözlerini söylerlerken elimdeki iskambil destesini sobaya fırlattım:

-Al şu kağıtların parasını diyerek cebimden çıkardığım on lirayı uzatarak, ben bakın öğretmenim ama, aynı zamanda askerim. Değil benim evimde, bu köyde kumar oynayanı duyduğum anda yakarım. Sakın beni sınamaya kalkmayın, zararlı çıkarsınız.  Bozulmuşlardı.  Pek fazla durmadan, çekip gittiler. İhtiyarlar, daha da şaşkın ama mutluydular. Bu gece bizim son ziyaretimiz olur diyorduk. Bundan böyle sen kovmadan bu evden çıkmayız sözleri üzerine:

-O nasıl söz, hiç misafir kovulur mu ? Hem bundan sonra bu köyde daha neler yapacağız. Her şeyden evvel bu köye YOL getireceğiz dediğimde; hep birlikte AMİN diye dua ettiler………….

FENK                                                                                                                                                                  

Köyün hemen üstünde tatlı bir meyille inen bir kayalıkta, kayaların içine çapları 2-3 metre küp şeklinde oyulan kuyular vardı. Bazıları çobanlar veya çocuklar tarafından taşlarla doldurulmuş, bazıları hala içinde su bulunan bu küplerin; bazıları zamanla çatladığı için su tutmuyordu.

Köylülerin ifadesine ve nakillere göre asırlarca yağhane olarak kullanılan FENK taşa oyulmuş yukarıdan   aşağı doğru suyla karışık  yağın  aktığı birbirine bağlı oluklarla belki de tarihin en eski yağhanelerinden biriydi. Burasının bir ZEYTİNCİLİK müzesi olarak düzenlenmesi şahane olurdu.

KEDDEN:

Toprağın içindeyken yumuşak, mala, keser,  çekiç gibi aletlerle rahatça şekil verilen yöreye has bir taş olan KEDDEN havayla temas ettikten birkaç gün sonra çok sert bir kayaya dönüşüyor. Yöredeki bütün binalar bu taşla yapılmış. Yukarıda bahsettiğim FENK de böylesine geniş ve büyük bir kedden kayasının içine oyularak yapılmış.

KIZLAR SARAYI:

Keklik avına  gittiğimiz  bir gün,

-Hocam,  KIZLAR SARAYI'nı  gördün  mü ?  diye sordular.

-Görmedim, nasıl bir yer, hemen gidelim dediğimde;

Çok engebeli, uçurumlarla dolu, üstelik 8-10 kilometre uzakta. Sabahtan, hazırlıklı çıkmak lazım. Hem avlanır,  gittiğimiz yerde dolaştıktan sonra, dinlenir; geri döneriz. Nerden baksan 20 kilometreye yakın yorucu bir yol dediler.

Kararlaştırdığımız bir Pazar sabahı, dört-beş kişilik bir gurupla yola çıktık. Kah  avlanarak, kah sohbet ederek KIZLAR SARAYI dedikleri yere vardık. İçinin eni 15 metre kadar, boyu iki yüz metre uzunluğunda; 10-15 metre yüksekliğinde bir bina. Ön tarafında bir kadın ve kucağındaki çocuğuyla bir kadın figürü: Çobanlar veya çocuklar tarafından göğsü taşlarla ezilmiş bu figürün Hz Meryem’e ait olduğunu anladım. Şoke olmuş ve cahillerin yaptığı bu densizlikle ne büyük bir cinayet işlediklerini görmüştüm.

 Binayı yörenin taşları olan keddenle 1x1x2  dikdötgen prizmalarla yapmışlar. Çatısı kalmamış bu metruk kilisenin çevreyle her hangi bir bağlantı yolu görülmüyordu.

Antakya’ya gittiğim bir gün, aslında Türkiye’nin sayılı antik eserlerinin, bilhassa mozaik tabloların sergilendiği Müze Müdürünü ziyaret ederek, Kızlar Sarayını anlattım. Yaz tatili sırasında ben Bursa’dayken bir heyet gelmiş. Tarihte kaydı olup yeri bilinmeyen Hristiyanlığın ilk kiliselerinden biri olduğunu söylemişler. Ancak, memur zihniyetiyle iş orada kaldı, hala bu kilise gün yüzüne çıkarılamadı.

Bundan sonra, çocuklarıma her hangi bir işlenmiş, heykel, yazı veya süs gördüğünüz şeyleri kırmayın, bildiğiniz böyle şeyleri haber verin de okulumuzda bunları toplayarak bir müze kuralım demiştim.

Bu ikazlarımın faydasını görmeğe başladım. Birçok sütun, sütun başlığı, tarihi binalara ait tabela taşlar bulundu. Bunları taşımak çok zordu. Bu arada birkaç çocuk bazı eski sikke, paralar getirmişti. Bunların üzerinde Asur, Fenike, Bizans ve Osmanlı figürleri vardı. Bunları toplamış, okulda bir Tarih Müzesi köşesi oluşturmuştuk, Ancak, beş sene sonra gittiğimde o sikkeler uçup gitmişti.

 ALTIN BALIKLAR:

Çocuklardan biri Hocam, ALTIN BALIKLARI gördünüz mü ? diye sordu. Heyecanlanmıştım,

-Hani, nerde soruma,

-Yakın,hemen köyün dibinde der demez bütün okul oraya koştuk.Çocuklardan biri yerden aldığı  yassı iki kaya parçasını birbirine çarptı. Her ikisinde pırıl-pırıl altın renginde balık fosilleri çıkmıştı. Çok enteresan tarafı fosiller deniz balıklarıydı. Dağın tepesinde, deniz canlısı fosilleri görmek heyecanlı bir hadiseydi.

Bu fosillerden nasıl faydalanacağımı düşünürken, kafamda şimşek çaktı. Askeri birliklerde okuma yazma bilmeyen erata okuma yazma öğretmek için ders verdikleri ALİLER OKULU olduğunu duymuştum. Hatay’da İskenderun Er Eğitim Tugayında da böyle bir okulun varlığından haberim vardı.

Çocuklara ince tahtalardan çaktığımız üç sandığa fosil parçalarından doldurarak, Yayladağı’ndan gelen arabalara yüklemek üzere merkeple Cevizin dibine iki çocukla geldik. Çocukları geri gönderip kendim arabayla Antakya’ya;  aktarmalı bir otobüsle de İskenderun Er Eğitim Tugayına vardım. Nizamiyedeki nöbetçiye, Eğitim Komutanını sordum ve ona hediye getirdiğimi, görüştürmek mümkünse görüştürmesini rica ettim. Komutan sıcak karşıladı ve erlerin getirdiği sandıklar açılıp fosilleri görünce:

Bunlar, derslerde çok mükemmel araçlar olacak. Size çok teşekkür ederim. Sizin eksiğiniz neyse onları da ben tamamlayayım dedi Güldüm;

-Yüzbaşım, bizim okulda sağ  yukarısından sola doğru yırtıldığından arkasından bir kilo hamurla yapıştırılmış  fiziki bir Türkiye Haritası  ile  tam tersi sol yukardan sağa doğru yırtılmış, öbürü gibi yine bir kilo hamurla yapıştırılmış iki haritadan başka hiçbir şeyimiz yok. Bizim neyimizi tamamlarsınız ki !

O gün götürdüğüm, fosillerin ağırlığından daha ağır malzemelerle köye döndüm.

Okulun her tarafını süsleyen harita, pano, tarihi Türk büyükleri resimleri, defter, silgi, tebeşir, kalem ve daha yüzlerce hediye öğrencilerimi sevince boğdu. Ancak, en mühimi 200 adet çocuk  hikaye  kitabı çocuklarıma gösterdikten sonra:

 -Bakın bunları okuyunca imtihan edeceğim, okumayanlara başka kitap vermem, dediğimde en tembel öğrencilerim bile bir hafta sonra kitap kurdu kesildiler. Dakikada 25 kelime okuyabilen çocuklar bir ay sonra 70-80 kelimeye çıkmıştı. ……      

Tatil olup, gözümde tüten Bursa’ya gitmek için sabırsızlanırken, yoğun kar yağışı sebebiyle otobüs bulamadık. Beş arkadaş bir taksi kiralayarak yola çıktık. Tepe Devrent’ten sonra Bursa görününce hepimizin de sıla hasretiyle kavrulduğunu anladık.

Eve girdiğimde, ev bayram yerine döndü. Bütün akrabalar ve komşular gelmişti  .Anacığım, sevinçten ağlıyordu.

 Ertesi sabah, kahvaltıdan sonra,

” Biz bu gün kız istemeğe gidiyoruz” dedi.

-Anacığım,nerden çıktı bu kız işi ?

-Hayriye Ninenin Şaziyenin Kiracısı; Çocuk okutmak için gelmiş bir Çerkez Babaanne ile görüşen Şaziye Ablaya kısmetse olur demiş. BARAKÖY’ün bitişiğindeki NARLIDERE’den imişler. Biraz sonra Seydi Amcanın Kemal gelip götürecek dedi. Kız Kardeşlerim de pek heyecanlıydılar. Biraz sonra gelen Kemal’in  arabaya binerken Annem, hadi sen de gel demez mi

Olur mu öyle şey itirazıma, “Şoförün arkadaşı deriz” dediler. Kemal dahil, hepsi öylesine ısrar ettiler ki Kemal’in yanına kuruldum.. Evleri köyün ortasında caminin doğusundaydı . Arada akan bir su vardı. Caminin güneyine arabayı çekip içini temizledikten sonra yıkamaya başladık. Evleri dışarıdan çok güzel görönüyordu..Üst katta,  ortada bir balkon,kenarlarında çok pencereli bir yapıydı. Yarım saat geçmemişti ki, pencerelerdeki bütün perdeler birden oynamaya başladı. Kemal ortalık karıştı galiba dedim. Boş ver yahu. Biz de arabayı yıkadık zaten .

Bizimkilerin, evden çıkışı uzun sürmedi.  Arabaya binip hareket ettikten sonra perde hareketi açıklığa kavuştu.

Babaanne, oğlunuzun bir kusuru mu var ki köyden kız istiyorsunuz ? sorusuna Anacığım ANA yüreğiyle Yo demiş, Aslanlar gibi işte aşağıda Şoför yeğenine yardım ediyor; dün Antakya’dan geldi,  üç hafta burada. Ailemiz  Panayır Köyünde, İstediğiniz yere sordurabilir, araştırabilirsiniz .deyip müsaade istemişler.

Sonradan kayınpederim olacak İbrahim Çavuş, hemen köyümüzü ve köylülerin – o zaman şehre geldiklerinde toplandıkları Kahveyi bulup bizzat tahkikatını yapmaya gidiyor. Tesadüfen Köyün sütçüsü Sütçü Ahmet’e soruyor. Bir alacak-verecek meselesiyse ben kefilim diyor Yok öğle değil, cevabına ne kadar uğraşsa cevap vermiyor. Sizin köyden Şaziye adındaki kadını tanır mısın ? sorusu üzerine Sütçü Ahmet, tanımaz mıyım, şu anda Demirtaş mahallesinde oturuyor deyince, İbrahim Çavuş, “peki , Marem  ( Muharrem) ağanın Oğlu Salih’i tanır mısın sorusu üzerine “İstanbul’da hem okudu, hem kabzımallık yaptı , şimdi Hatay’da askerliğini yapıyor. Çok iyi bir çocuktur. Niye sordun ki deyince Çavuş sonunda ,” Benim kızı istediler” deyiveriyor. Ah benim kızım olsa da istese hemen o anda kolundan tutar, kızımı hemen o anda verirdim” diyor. Müstakbel kayınpederim, yine de birkaç kişiye daha soruyor, bazılarına sorduruyor.

Tatilin bir haftası geçmişti. Şaziye Abla ‘(Dünür başı) haber yollamış, MENDİL ALMAYA gittiler. Babamla beraber giden Lütfü Amcam, mendil alıp geldiklerinde çok sevinçliydi:

Oğlum, Türkçede bir darb-ı mesel vardır SOYU SOYDAN; KÖPEĞİ MANDIRADAN AL denmiştir. Seni tebrik ederim demişti. Çocuğu olmadığı ve beni çok sevdiği için dünyalar onun olmuştu…………

Köyün Sosyal Yapısı:

Siyasi yapı:

Yol problemini çözmenin çarelerini düşünürken, Köylünün içine girip onları kazanmaktan geçtiğini düşündüm. Bir akşam namazı için Cami’ye girdiğimde adeta çarpıldım: İki ayrı imamın ardında iki ayrı cemaat namaz kılıyordu. Şaşırmış, hangi imama uyacağımı kestirememiştim; namazımı tek başıma kılarak dışarı çıktım. Cemaattan birini çevirerek içerideki durumu sordum. Hoca, siyaset burada maalesef camiye kadar girdi. Demokratlar Kadir Hoca’nın. Halkçılar da Mustafa Hocanın arkasında duruyor. Bir türlü köylüyü ikna edemedik. Allah sonumuzu hayreyleye…!!!

Her iki imamın da sınıflarımda çocukları vardı. Daha ilk günden evime gelenlerden Hasan Sarıateş’i çağırdım. Konuyu bir de ondan dinledikten sonra, ilk önce Mustafa Hocadan müsaitse misafirliğe gelmek istediğimi, arkasından Kadir Hoca’dan aynı ricamı iletmesini istedim.

Mustafa Hoca ve Kadir Hoca isteğimi kabul ettiler. Mustafa Hocanın evi köy içindeydi. İlk önce onu ziyarete gittim. Siyasetin İslam aleminde açtığı derin yaraların hala nasıl kanadığını, Ashabı bile nasıl birbirine düşürdüğünü, bundan en çok sakınması gereken imamların Köyde ikiliğin devamına alet olmalarının hesabını ahrette vermelerinin zorluğundan bahsettim. Ben dini hükümleri sizin kadar bilemem, ama kalbim ve mantığım tuttuğunuz yolun yanlış olduğunu düşünüyorum. Bana yanıldığımı söyleyin ki ben de rahatlayayım.

Hocam, söylediklerin doğru, ben de bu durumdan rahatsızım. Ancak, Kadir Hoca ne der dedi.

Kolayı var Hocam, ben Kadir Hocadan randevu istemiştim. Beraber giderek bu meseleyi orada çözelim, diyerek Kadir Hoca’nın bayağı uzakça Köy dışındaki evine gittik. Selam faslından sonra ben konuyu açarak; Mustafa hocaya söylediklerimi tekrarladım. Kadir Hoca, ALLAH senden razı olsun. Ben de bu durumdan çok rahatsızım, ikimiz bir olursak ikiliği kaldırırız dedi Yaşça büyüğü olduğundan Mustafa Hoca, Kadir Hocanın elini öptü. Sabah namazında Mustafa Hoca Kadir Hocayı İMAMETE davet ederek, münavebeli namaz kıldırmaya başladılar.

Niyet Hayır Akıbet Hayır. Bu işe muvaffak kıldıran ALLAHA şükürler olsun. Amin

AİLE YAPISI:

Köyün hane sayısı 125 olmasına rağmen, esasında 15 aileden müteşekkildi. En kalabalık aile Aslanlar ailesiydi. Köyün merkezinde otururlar, diğer ailelere kız verdikleri gibi kız da almışlardı. En yaşlıları Hacı Durmuş iri gövdesi ve sağa sola dönemeyecek kadar şişmanlığından yemek yerken kaşığını üzerine dökerdi. Hoş sohbet, cana yakındı. Bir şeftalisi varmış, gözü gibi sakındığı bu şeftalinin kurumasından korkuyordu.

Merak etme, ben onu budayayım, daha 20-25 yıl yaşar dediğimde; çocuklar gibi sevindi. Evinin bahçesindeki bu şeftaliyi budarken, birkaç kovan arı gördüğümde oranın müdavimi olmuştum. Küçüklüğümden beri arı kovanını seyretmeyi çok severdim. Maalesef Bursa’da şeftali ilaçlaması yüzünden arı yaşayamıyordu.

Kızıl Oğlan lakaplı bir oğlu Mersin Limanı inşaatı sırasında Fevzi Akkaya-Sezai Türkeş gurubunda plan ve projeleri hazırlayan Fevzi Akkaya’ya bütün gece çay verirmiş. Fevzi Akkaya’yı öve – öve bitiremezdi. Görünüşte çok sakin olan babasına inat bir deri bir kemik derecede zayıf bu adamcağızın deliliği tuttuğunda bütün köy fellik-fellik kaçışırdı. Rahmetli oğlu da sakin biriydi. Çok genç yaşta vefat ettiğini söylemişlerdi.

Ailenin zanaatkar bir üyesi de Arap Usta lakaplı biriydi. İyi bir yapı ustası olan Arap Usta inşaata başlayacağı iş bir günlük bile olsa, bir gün aletlerini bileyerek çift yevmiye alırdı. Elhak iyi bir usta olduğunu bir duvara açtığı pencerede görmüştüm. Pencerenin yerini tespit ettikten sonra duvara çaktığı tahta kazıklarla duvarı sağlama almış, pencere yerindeki taşları sökerek pencereyi yapmıştı. Köy dışından evliydi. Kızı beşinci sınıfın diğer kızlarından farklı, zeki ve Aslan ailesinin zeka seviyesinin üstündeydi. En hızlı ve düzgün okuyabilen öğrencimdi.

Hacı Durmuşun kardeşi,Hüseyin Amca’nın. Oğlu Kazım Ağa askerlikte sıhhiye imiş. Köyün iğnecisiydi. Bir ara hastalanmış, bana penisilin yapmıştı. Amcasının arılarını seyrederken bir arının ısırmasıyla nefesim kesildi, az daha ölüyordum. Daha önce kovan değiştirirken 40-50 arı sokmuş hiçbir rahatsızlık duymamıştım. Bir daha arı seyretmeye nerdeyse tövbe edecektim. Danıştığım bir doktor, penisilinin bu gibi yan etkileri vardır. Bir daha penisilin yaptırma demişti.

Hüseyin Aslan amcanın bir diğer oğlu Ali Çavuş sakin, uysal ve çalışkan biriydi. Köy civarındaki zeytin bahçelerinden başka tek parça halinde büyük bir arazisi vardı. Karısı İzar bacı birinci yıl çocuklarıyla aldırdığı çamaşırlarımı yıkardı. Hala telefonla görüşür, eski günleri yad ederiz.

Köyde ses getiren ailelerin başında Türkseven’ler gelir. Suriye sınırına yakın MERİÇ çiftliği adıyla anılan bir mezradan gelen, çoğunlukla oradan evlenen bu aile aslen Arap olup çok zekidirler. Ticareti iyi bilir, Gazi Antep havlularını Mersin, Adana, Maraş civarında pazarlarda ve köylerde satar; Köyde veya civarda satılık zeytinlik ve arazi alımında ellerindeki nakit avantajından faydalanmasını iyi bilirler Ailenin reisi sayılan Sabit ağa kimsenin akıl edemeyeceği kombinezonlar kurmada ustadır.

Cemal, İzzettin ve Razzuk isimli kardeşleri seyyar havlu pazarlamasıyla uğraşırken ailenin köydeki işlerini Sabit ağa takip ederdi. Kızı Kadriye Akrabası İmam Mustafa Hocanın oğlu Yakup’la evlenmişti. Yakup İstanbul İmam Hatipin ilk mezunlarından oldu. Kadriyenin küçüğü Mehmet 3.sınıf öğrencimdi. Ailenin –Razzuk hariç- tamamı aşırı kiloluydu. Mehmet öldüğünde 160 kiloymuş.

Kadir Hocalar, Köy dışındaki evleri ve çalışkan kimliklerinin yanında Demokrat siyasi kimlikleriyle bilinirdi. Büyük oğlu Mustafa evimin müdavimleri arasındaydı. İkinci senem içinde Almanya’ya çalışmaya gitmiş, ama pek dikiş tutturamamıştı. Sonraları Almanya’daki bir resmini gösterdiler. Gocuklarının içinde bile üşüyen Almanların içinde kısa kollu gömleğiyle Mustafa adeta Almanlara poz verir gibiydi. Geçirdiği bir trafik kazasından sonra Yunanistanlı olan doktoru altı aylık istirahatı için memleketine git ve mümkün olduğu kadar çok zeytinyağlı yemek ye, kırık yerlerini de zeytinyağı ile ov demiş. Altı ayın sonunda Almanya’ya dönen Mustafa’ya   bakan doktoru, hayretle:

-Sen zeytinyağı havuzunda mı yüzdün ki, kırıklardan eser kalmamış demiş. Küçük kardeşi İhsan öğrencilerimdendi. Uzun yıllar Köyün Muhtarlığını yapmıştı.

Sarıateşler Köyün zeka seviyesi en yüksek aileleri arasındaydı. Bilhassa Hatay’ın yetiştirdiği nadir şairleri arasında sayılan Kamil Hoca renkli simasıyla ve orijinal Mevlidiyle aklımda kalmıştır. Bunların yanında gençliğinde yaşadığı bir hadiseden aldığı tecrübe ve tövbesi fevkalade ibret vericidir:

Kamil Hoca deli-dolu günlerinde aynı ayarda arkadaşlarıyla, köylerden hayvan çalar; arkadaşlarıyla har vurup harman savururmuş. Bir gün arkadaşlarının istihbaratıyla bir köyden çok sayıda at çalmışlar. Köy çıkışında gürültüye uyanan köylüler peşlerine düşmüş, yakalanacaklarını anlayınca atları bir tepenin ardına saklayıp; kendileri yol kenarında namaza durmuşlar, Namazın bitmesini bekleyen köylülerin:

-Buradan bir sürü at geçti mi ? sorusuna

-Evet geçti. Biz namaza dururken onlar geçti, gitti cevabı üzerine adamlar takibe devam etmişler.

Hadiseden birkaç gün sonra, arkadaşları yeni bir vurgun haberiyle Hocanın yanına geldiklerinde:

-Yok arkadaşlar, Allah bizi yalancıktan bir namazla kurtardı. Bir daha asla hırsızlık yapmam. Beni bir daha o işlerde göremezsiniz diyerek, tövbesini perçinlemiş. Kardeşi Ali’nin ikinci eşinden olan ve adını taşıyan Kamil Sarıateş en zeki öğrencilerimdendi. Ağabeyi Hasan evimin müdavimlerinden ve adeta özel ulaklarımdandı.

Ramazanda İftar davetlerine gider, Köylüyle yakın temasta olmanın, samimiyet ve arkasından onlara nüfuz etmenin yollarını bulmaya çalışırdım. Bursa’daki sahura kaldırma usulü olarak, davul çalma göreneğini anlatmıştım. Hasan, evlerinin üzerine çıkıp bir tenekeye vurarak milleti kaldırmaya başlamıştı. Bir sahur vaktinden sonra Hasan evime gelmiş:

-Hocam beni sakla, bütün köylü bugün sahursuz oruç tutacak, yakalarlarsa hakettiğim dayağı yerim dedi 

Kafadarlar, zeka seviyesi itibariyle en iyilerdendi. Bir ve ikinci sınıflar Cemal Hocanındı. Hoca olmadığı zaman –zaten nerdeyse hiç yoktu- mecburen onlara da ben bakıyordum. Bir gün onlara derslerini verirken kapı vuruldu:

-Adın ne bakayım yavrum

-Mehmet Kafadar öğretmenim.

-Bir daha geç kalma yavrum, derken kapı yeniden vuruldu. Gir sesimle içeri giren öğrenciye adın ne?

-Mehmet Kafadar cevabıyla biraz önce girene döndüm. Ayağa kalkan çocuk,

-Ben büyük Kafadar, o Küçük Kafadar Öğretmenim diye beni meraktan kurtardı. Meğer iki kardeşin çocukları olan bu Büyük ve Küçük Kafadarların bir diğer amca kızları,  Şaduman’ın çocukları Doktor, profesör olmuşlar.

Sokakta gezer, okul yolunda önüme çıkan daha yeni yürümeye çalışan küçüklere bakar:

-Bu Aslanlar’dan, Bu Türksevenlerden,bu Sert’lerden, bu Kafalardan, bu da Payaslılardan diye ailelerini söyleyince Köylülerim şaşırır, bir bakıma sevinirlerdi. Önceki hocalar böyle şeylere dikkat etmez, günlerini tamamlamaya çalışırlarmış. Benim kafamdaki yol rüyasını gerçekleştirme fikri devamlı çareler düşündürtüyordu.

Abdurrahman DÖNEN adında sakin, çalışkan ve hayırsever biri vardı. Tek kızını da kendi gibi çalışkan biri olan Sadık adında bir delikanlıya vermişti. Abdurrahman soyadından da anlaşılacağı gibi aslen bir Ermeni imiş. Müslüman olup köye yerleşmiş. Pek çok hayır işi olan bu adamcağız, Camiye bir ilave veya bir hayır yapmaya karar verip, Muhtardan izin istemiş:

-Sen bunu da yaparsan sana Cami avlusunda mezar yeri veririm sözü üzerine, inancın en halis sözüyle:

-Ben öldükten sonra beni istersen şu zibilliğin (gübre yığını) içine göm, fark etmez diyor. Allah rahmet eylesin. Amin

Aileler içinde keklik avcılıklarıyla ünlü Sakallı’lardan Aziz Sakallı aynı zamanda ev komşumdu. Sabri Sakallı tüfeğini doğrulttuğu hiçbir kekliği kaçırmazdı. Sertler, çoğunlukla köy dışında evlerde yaşar. Arıcılıkla geçinirlerdi. Hamalılar, inşaat işlerinde çalışır, taş işçiliği sebebiyle yol yapımında çok emekleri geçmişti. Kızlarımdan Halide saf, temiz bir öğrencimdi.

Yörüklerden bir çocuğu Antakya’da okula göndermişler. Her gün eve mektup yazar, keçi,koyun, inek nasıl diye sorarmış.Bakmışlar olacak gibi değil, okuldan almışlar.  İftara gittiğim bir akşam, ayranlarına hayran kalmıştım.

Beşinci sınıf kız öğrencilerimden Müveddet Er Ali Askerin kızıydı ve köyün en güzel kızları arasındaydı.   

 Keloğlanlar ailesi köyün en fakirleriydi. Yokluk bilhassa küçük kardeşi çok agresif yapmıştı Bu sebeble      

eve gelenlerin içinde, ihtiyarların çekindiği bu küçük kardeşin  adı CART Ali idi.

- Sözünü sakınmadan söyleyen biridir; tavuk pisliği gibi bulaşır, selam versen, niye selam verdin, vermesen niye, vermedin diye sataşır derlerdi. Benim eve geldiğinde, hiç konuşmaz, dinler giderdi. İhtiyarlar, ne zaman mazarrat çıkaracak diye endişeliydiler.

Birden ortadan kayboldu. Almanya’ya işçi olarak gittiğini öğrendik. Ertesi sene Ağabeyine bir Traktör almış, traktörün gidebildiği köyün bütün arazisini sürmeye başlayan ağabeyi Faik Köylünün sevgilisi olmuştu.

CART Ali Almanya’ya gidince, sanki kafasına bir kaya düşmüş gibi değişmiş; gece gündüz cami yaptırma ve hayır işlerine kendini adamış. İntisap ettiği Hoca Efendi gurubunun çok muteber bir elemanı olarak parlamış.

 Daha sonra Köye geldiğinde, Hasan’a beni ilk uyaran Salih Hocanın sohbetleri   olmuştu . Köyde bana hayat hakkı olmadığını görünce, çekip Almanya’ya gittim. Orada Fethullah  Hocaefendi  gurubuyla tanışmam; apayrı bir şans oldu demiş. ……..

EKONOMİK YAPI:

Bir gün ne yer, ne içersiniz diye sorduğumda:

-Hocam kendimize 80, hayvanlarımıza da 80 ÖLBE (yerel bir ölçü-teneke-şinik gibi ölçü)  buğday  oldu  mu geçinir gideriz. Zeytin ve zeytinyağımız, badem ve cevizimiz kendi bahçelerimizden. Buğdayımızı Cindarlı’da öğütür. Ekmeğimizi tandırda pişirir. Kara dutun yanındaki dibekte bulgurumuzu yaparız.

-Bir zamanlar biz de sizin gibiydik. Medeniyet bizi esir aldı. Eve girince eşya çokluğundan gözümüz yoruluyor. Siz- siz olun medeniyete fazla heveslenmeyin dediğimde hep birlikte gülüşmüştük.

KÜLTÜREL YAPI:

Yörük,Arap,Türkmen karışımı bir köy. Bilhassa Fransızlar zamanında çok sıkıntı çekmişler. Fransızlar hiçbir meskun yere uğramayan, her an terk edip gitmek üzere, bir askeri ricat yolu yapmışlar. Bir sürü Arap, Ermeni, Kürt ve alevi, Nusayri köylerin arasında kalmış. Yanı başındaki Cindarlı Arap köyü aynı zamanda İsmaili (AĞA HAN) mezhebindeydi. Yayladağı’nda Ermeni Hıristiyan aileler yaşar. Samandağı ilçesi alevi-Nusayri nüfus yapısıyla ayrı bir kültür oluşturmuştur.

NÜFUS YAPISI:

Çocuklarını genç yaşta evlendirip, bir göz oda verip hayata salma modaydı. Düğünde takılan takıları akıllı olanlar hemen bir bağ-bahçeye bağlayıp kendilerini sağlama alıyorlardı. Bazıları ise benden evvel gelen Yedek Subay Öğretmenler zamanında kumarda kaybedip hayatlarını zindan ediyorlarmış. Çoğunlukla birkaç zengin hariç herkesin birer göz odası vardı. Köy 15 ana aileden müteşekkildi. Hemen bütün aileler birbirine kız alıp vermişlerdi. Aileler genişledikçe ve geçim sıkıntısına düşenler çoğunlukla Antakya’ya göçmekte işçilik, seyyar satıcılık, hastanelerde bakıcılık işlerine girerlerdi. Bazıları da İskenderun Demir Çelik tesislerine girerlerdi. Birkaç öğrencim oradan emekli bile olmuş   

 

Bir Cuma günü, Milli eğitim müdürünün daveti sebebiyle YAYLADAĞI’na gittim. Milli eğitimdeki işlerden sonra Kaymakamlığa uğradım. Odacısına, Kaymakamla görüşmek istediğimi bildirince hemen kabul etti.

-Konuşmak istediğim konu bayağı uzun vaktiniz müsaitse anlatayım, yok değilse daha müsait bir zamanda geleyim sözüme:

- Müsaidim buyurun dedi.

Yaşça hemen- hemen aynıydık. Köyün yol konusunu, yedi sefer   başlayıp,  beş senede bir tekrarlamalarına rağmen  her seferinde daha birinci gün doğan ihtilaflarla vazgeçmelerini anlattım ve düşündüğüm planı anlattım:

1- Her şeyden önce, sen oradan geçirdin, ben senin söylediğin güzergahı kabul etmem, ben o şahsın dediğine razı değilim, ben oradan bir karış toprağımı yola bırakmam diyenlerin önüne ancak devletin mühendisinin çizdiği güzergahı emniyete almakla geçebiliriz.

2- Bunun için de güzergahın   tespit  edileceği gün mühendis veya teknik elemanın çalışması sırasında kimsenin elemana iki yüz metreden fazla yaklaşmasını önlemek gerekir ki; sen-ben kavgası doğmasın.  Gerekli    jandarma  miktarının tespiti tabii ki karakol komutanıyla görüşülür.

3- Mümkünse elemanın teknisyen olmasını tercih ederim. Çünkü, bir teknisyeni benim evimdeki yemeklere razı etmek kolay olur. Son rötuşlar yapılana kadar, kimsenin elemanı tesir altında bırakacak en ufak değişiklik, bütün projeyi sabote eder.

4-Birbirimize güvenebilirsek bu işin üstesinden geliriz. Eğer beni tahkik etmek isterseniz, kimlik bilgilerim Milli Eğitimde mevcut.

5- Planım uygun görülürse birkaç gün sonra gelir aşağı yukarı güzergah günü tespiti yapılır. Allah muvaffak etsin deyip ayrıldım.

Ertesi hafta Cuma günü gittiğimde Kaymakam beni güler yüzle karşıladı. Gelecekleri günü tayin ederek, teknisyenin bu zaman zarfında köyden herhangi bir şahısla temas etmesi durumunda memuriyetten atılacağı zılgıtını da vereceğini söyledi.

Güzergah tespit günü yolu sabote edeceklerin çoğu eskiden olduğu gibi ölçümü yönlendirmeye koşanları 30 kişilik jandarma önleyip yaklaştırmamışlar. Kafa Çavuşun  dolduruşuyla nefes nefese gelip çalışma ortamına girmeye çalışan Muhtarı da sokmamışlar. Muhtar, benim iznim olmadan güzergah  tespit edilemez diye bağırıyormuş. Kaymakam:

-Sen Devletten üstün müsün ? Devleti temsil eden Kaymakama karşı mı geliyorsun? Yoksa seni Muhtarlıktan  azletmemi mi istiyorsun ? deyince Muhtar tırsıp susuyor. Bu arada yolun ortasını belirleyen boyalı taşların yerinden oynatılması durumunda Muhtar, İhtiyar Heyeti ve köyün ileri gelen aile reislerinin mahkemelerde sürünecekleri tehdidini de ekliyor.

İki gün evimde misafir ettiğim, teknisyeni, daha evvelce iyi yemek yapan bir aileden  getirttiğim  yemeklerle  ağırladım. Misafirliğe gelmek isteyenleri,  Muhtar ve Kafa Çavuşun ısrarlarını geri çevirdim.  Teknisyeni   Sabit Ağadan rica ettiğim iki atla,  ana yola, Cevizin Dibine kadar götürerek Yayladağı’na yolcu ettim.

Bence yol konusunun büyük kısmı çözülmüştü. Ancak günler geçiyor, ne Kaymakamlıktan ne de Vilayetten bir emir gelmiyordu. Kulağıma gelen bir haber beni telaşlandırdı.

Köy okullarının birkaç güne kadar ihalesi yapılacaktı. Bizim yolumuz olmadığından, okulumuzun ihalesi de yapılamayacaktı. Zira at, merkep sırtında taşınacak malzemelerle okul inşa etmek mümkün değildi. Muhtarın damadı olsa da Sabit Ağanın kardeşi Cemal onbaşı ve dört kişiyi Hasan ile gece yarısı eve davet ettim: Davet ettiklerim yolu isteyen kişilerdi. Eğer Valiyi köye getiremezsek, yol hayalini unutmalıyız dedim. Çem’in  yani Cevizin dibine beş at bulundurur ve Valiyi ikna edersek yola kavuşabiliriz, benimle beraber olmaya razı iseniz sabah namazından sonra yola çıkıyoruz dedim.

Dediğim gibi hareketle, yol kenarındaki atları bekleyecek iki kişiyi bırakarak, Antakya’ya geçen ilk arabayla şehre vardık. Doğru vilayete giderek, daha önce Bursa’da bulunmuş Vali yardımcısına çıktım ve kendimi tanıtarak, Vali ÜRGEN Paşa ile görüşmek istediğimizi söyledim. Konu  nedir, deyince  yol meselesini anlattım. Vali Paşa, sabah    namazından sonra  inşaatları teftişe çıkar, sat 12’den evvel de teftiş bitmez. O zamana kadar vaktimiz var. Ben size biraz tüyo vereyim: Paşam delice cesareti sever. Babacan adamdır, hiç çekinmeden üstüne- üstüne gidin,  randevunun ilk sırasına sizi yazacağım dedi.

Bursa’lı vali muavininin dediği gibi, Paşa 12 civarında geldi. Bizi içeri aldıklarında,  Paşanın masası karşısındaki koltuğa kurulup:

Paşam, beni hapse attırmak için polis mi çağıracaksınız yoksa jandarma mı ? Bu iş çabucak bitsin dedim. Ufak bir şaşkınlıktan sonra,

-Neden ki ? dedi.

 -Üç haftalık eğitim kursunun sonunda bize bir nutuk atmış “Üç tane öğrencinin değil köyünüzün Öğretmeni olunuz demiştiniz. Ben de buna güvenerek Köyüme bir yol yaptırmaya kalkıştım; bunu beceremediğime göre yerim hapistir herhalde derken Paşanın arkasında duran biraz önce onunla birlikte odaya giren Bayındırlık Müdürü, devam et der gibi işaretler yapıyordu. Ben devamla,

-Paşam, yolumuzun güzergahı teknik eleman tarafından çizildi; şu anda sizleri köye götürecek beş at emrinize amade bekliyor. Köyde görünmeniz ayak direyen köy yönetiminin inadını kıracak, DEVLETİN yola verdiği önceliği gösterecektir.

-Evladım, benim öğleden sonra toplantım var

-İyi de paşam yarın köy okullarının ihalesi var. Bizim yolumuz olmadığından OKULUMUZUN ihalesi de yapılmayacak demektir. Arkasındaki Bayındırlık Müdürüne dönen Paşa “işaretle Ayışığı Köyü okulu ihalesi yapılacaktır. Ben yine atıldım:

-Vali palavrası olur paşam. At, merkep sırtında malzeme taşınarak inşaat olmaz sözüme,  arkada kahkaha atmamak için dudaklarını ısıran Bayındırlık Müdürü bir taraftan da başıyla devam et diyordu.

-Çattık deliye yahu sözüne

-Zaten benim adım Deli Salih Paşam. Zil sesiyle içeri giren odacıya ,

-Söyle bana Yayladağı kaymakamını bağlasınlar dedi. Bu sefer beni bir telaş sardı. Silsile-i meratibi çiğneyip, Kaymakama  gitmeden  Valiye çıkmıştık. Ama çabuk toparladım:

-Kaymakam bey şu anda yağmur sebebiyle yolu kapatan heyelanın başındadır Üstelik yolda gittiğini  gördüğümüz kompresör de gideceği köye gidemez-

-Niçin  gidemesin ?

- Çünkü o köy yolunda da birikmiş bir su var, oradan geçmesi imkansız,  dedim.

- Senin de bilmediğin yok yahu.

-Ne yapalım, emir büyük yerden, siz dediniz “üç tane çocuğun değil, köyün öğretmeni olun diyen, üstelik yedi sefer başlayıp, hepsinde birinci gün vazgeçen köylünün yol rüyasını gerçekleşmesini beceremeyeni, hapse attırmaktan başka çareniz yok Paşam

-Beni Yayladağı özel kalemine bağlasınlar.

 Karşısına çıkan memura,  Kaymakama söyleyin Ayışığı Köyü Muhtar ve İhtiyar heyetine yarın yola başlamadıkları takdirde görevden alınacaklarını bildiren bir yazıyı jandarma eliyle imza karşılığı bildirsinler. Ayrıca,  Nişrin Köyüne giden kompresör köye gidemiyorsa; Ayışığı köyüne yönlendirilsin. Bana dönerek; haydi dediğin oldu . Gülerek. “hapse girmekten  kurtuldun  gene “ dedi .

 Neşe ile ayrıldık. İyi bir tiyatro seyreden Bayındırlık Müdürü ve Vali Muavini, beni tebrik ederek yolcu ettiler. Dışarıda beni bekleyen Cemal Onbaşıya kısaca durumu anlattım.

 İlk Yayladağı arabasıyla Cevizin dibinde inip bizi bekleyen arkadaşlarla atlara binip köye döndük. Akşam ezanından sonra Köyde pandomima kopmuştu. .Kışlak Nahiyesinden gelen jandarmalar Muhtar ve Heyete yol talimatlarını vermişlerdi. Habercilerin biri geliyor, biri gidiyordu.

Ertesi gün, hava güzel, öğrencilere piknik yapma bahanesiyle, yiyecek hazırlamalarını söyleyerek yola çıktık.

 Kompresör gelmişti.  Güzergahı gösteren  taşlar  oynamamıştı. Çalışmalar başlamış, otuz beş yıllık yol hasreti sona ereceğe benziyordu.

Çocuklarım, çalışanlara su taşıyor, onların cıvıltısı köylüye moral oluyordu.

 Köylü gayretliydi. Kompresörde bir miktar dinamit de vardı. Bazı yerlerde, usta dinamit lokumlarını üçe, dörde bölerek işi hızlandırıyordu. Güzergahın zor kısmına yaklaştıkça dinamit de azalmaya başladı.

Bu arada bizi gayretlendirmeye gelen Kaymakam, öğrencilerime ufak da olsa bazı hediyeler getiriyordu. Bazı Cuma namazlarını bile yolda kılıyorduk. Dinamitsiz, yalnız kompresörle yolu bitirmek imkansızdı. Gurubun ileri gelenleriyle Paşayı ziyaret etmeyi konuştuk.

 Ertesi gün Antakya’ya gittik. Köylüye bir gün dinlenme izni vermiştik. Valinin makamına dönüş yolunda makam arabasının önüne fırladım. Tedbirliydim,  ama şoför de iyi durmuştu. Paşa arabadan inmiş;

-Yahu, sen deli misin az daha ezilecektin diye bağırdı.

-Paşam, daha evvel,  zaten deli olduğumu söylemiştim. Bu güne kadar ki gayretlerimiz, 25 kilo dinamit vermediğiniz takdirde yatacak. Yalvarıyorum, lütfen dinamit verin.

-Vilayetin elinde zaten 25 kilo dinamit var.

-Paşam Devletin dinamiti bitmez. Siz nasıl olsa bir yerlerden bulursunuz. Ama ben bu yolu yapamazsam, kahrımdan ölürüm. Bana kıymak istiyorsanız beni boş yollayın.

-Çattık yahu, derken tiyatronun devamını seyreden Bayındırlık Müdürüne dönerek, şuna istediği dinamitleri gönderin ve operatöre  de  idareli   kullanmasını  tembih  edin dedi.

Sevinçle geri döndük. Ertesi gün, tekrar başlayan çalışmalar sırasında, dinamitlerin patlatılması sırasında uzaklaşan köylüler kaya parçalarının nerelere gittiğini tartışırken, ben onları uyarmak, vakit kaybını önlemek için kayaları itmeye çalışır gibi yapıyordum.

-Hoca bırak biz yaparız. Diyorlardı.

- İyi de sizin muhabbeti bırakmaya niyetiniz yok ki kayaları mecburen ben kakmaya uğraşıyorum.

Akşamları köye dönerken;

-Hoca , Allah seni inandırsın biz ömrümüzde bu kadar çok çalışmadık diyorlardı.

-İyi de ben seneye buradan gideceğim, bu yolun sefasını sizler süreceksiniz.

- Bak onda haklısın Hocam diyorlardı.

Yolun tamamlanması tam 36 günümüzü almıştı. En zor günlerde Kaymakam, bir dozer göndermiş dinamitlerle patlatılan kayaların temizlenmesi, çukurlara itilmesi kolaylaşmıştı. Fakat,  dinamit yine suyunu çekmeğe başlamış; operatöre mümkün olduğu kadar az dinamitle idare etmesini rica ediyordum.

Yol tespitinden sonra, tarlasının tam ortasından geçen yolun kenara alınmasını rica eden AŞKAR adındaki, devamlı evimin müdavimlerinden olan köylüye, prensibin ne olduğunu bilen birisin, bu yolun eskiler gibi yarım kalmasını mı ? istiyorsun sözlerime :

-Biz de seni dost biliyorduk diye manevi tazyikte bulunuyordu. Çaresizdim.  Dozer onun bahçeye yaklaşmıştı. Gönlünü almak için yanına çöküp, “Beceremiyorum şu mereti, bana şu sigarayı sarıversene derken “dinamit de suyunu çekmeğe başladı dedim

-Dinamit çok, düşündüğün şeye bak be Hoca dediğinde, dona kaldım:

-Nerde, Suriye’de mi ? oradan bize pahalıya patlar .sözüme güldü.

-Çemin ordan, Cevizin dibinden geçen yolu bilin. Fransızlar o yolu yaparken ŞENKÖY ağaları yolun yakınlarından geçmesi için Fransız mühendise ziyafet çekmişler. Acılı bulgur plavı üzerine konmuş etler  ile, incir rakısı BOĞMA’yı bolca  içen Mühendis bir-iki saat sonra “Ölüyorum “ diye hastaneye kaldırılmış. Bir haftalık hastane istirahatinden sonra yol teftişine çıkmış. Yolun Bizim Köye verilen kısmın teftişi sırasında Köylülerin yaptığı işi sormuş, yarı Türkçe, Yarı Arapça, bir kısmı işaret diliyle küsküyle açtıkları deliğe barut koyup patlattıklarını söyleyince :

-Yok barut diye bağırmış,  biraz bulgur biraz su bomm demiş, Benim gibi bir SAF’ı iyi işletmişti Aşkar. Yanımızdakiler de kahkahalarla gülüyorlardı. 

Dozer gelmiş, Aşkarın tarlasının başındaki araları 3-4 metre aralıklı bir üçgen gibi üç adet zeytin ağaçlarını zorlarken, Aşkar son defa yalvarır gibi:

-Ne olur be Hoca şu ağaçlara kıyma, etrafından dolansın yol diyordu.

-Benim canımı iste, ama yol değişikliği isteme Aşkar diye kararlılık gösterdim.  Ancak biraz sonra  yaptığıma    pişman  oldum. Dozerin yıktığı zeytinlerin üçünün de aynı kökten çıktığını görünce içim cız etti. Hepimizin başına üşüşüp, yaş tahminine çalıştığımız bu kök en az iki bin yıllık idi. Olan olmuş geri dönüşü olmayan bir hareket gerçekleşmişti.

Çok üzülmüş, günlerce manevi acı çekmiştim. Allah taksiratımı affetsin.

İşin ilginç yanı, Aşkarın ortasından geçen yolun sağ ve solundan o yaz yüzlerce kamyon kedden çıkmış, Aşkar ihya olmuştu. Allah onun gönlüne göre vermişti.

 

Köye yaklaşmıştık. Dinamit bitmek üzereydi; ancak köy civarı arazi daha kalın toprak tabakasıyla örtülü olduğundan dozer işi kolaylaştırıyordu. Köye dönüş noktasında Dursun adında –Kafa Çavuşun akrabası biri- burasını istimlak etmeden dozeri sokamazsınız diye diretti.

-Dursun aç para istiyorsun ? soruma

-Üç bin lira hoca, cevabına

-Kabul,   paran   bende.   Bana güvenirsin herhalde sözüme.

-Tamam Hocam diye tasdik ettikten sonra ; Dozerciye  hemen yürü talimatını verdim. Aslında ortalığı karıştırmak için işi planlayan Kafa Çavuş’ un o anda acilen ayrılması kumpası bozmuştu. Kafa Çavuş akrabası Dursun’u,  peşin parayı almadan dozerin girmesine müsaade ettiği için nerdeyse dövecekmiş

Dursun’un yeri köy içine girişin başındaydı. Yer içinde dönüş yapıldığı için üç parçaya bölünmüştü. Kimsenin haberi olmadan, mevcut okulun –Milli Eğitimin muvafakati şartiyle Sabit Ağanın kardeşine satış pazarlığı yaptım. Dursun’un yanına gidip bir satış sözleşmesi yapalım da sana bir-iki gün içinde paranı vereyim dedim. Anlaşılan Kafa Çavuş gözünü korkutmuş; Çavuş Ağamı da çığıralım dedi.

-Olur sözüme, emme şincik başı kalabalıktır. Yarın yapalım deyince, yine bir şeytanlık düşünüyorlar şüphesiyle tedirgin oldum. Ancak, duam gerçekleşmiş köyün içinde geniş bir cadde ile yol tamamlanmıştı. Bundan sonrası teferruattı.

Ertesi günü, Kafa Çavuş’un dükkanında sözleşme imzasına gittiğimizde Dursun, yolun sağında kalan iki parça benim; soldaki sizin demez mi ?

- Şimdi Dursun benim pazarlığım yerin tamamı üzerineydi. Sen üç bin dedin; ben fiyatı indir bile demedim. İki parçanın bedelini yeri ölçerek düşürmemiz gerekir, dediğimde:                                                

- Hocam, size  kalan parça üç bin lira, yer ölçmeye  gerek yok demez  mi !

 -Dursun, pazarlık üstüne pazarlık mı yapacağız . Bu kadar saçmalık yeter diye çıkıştım. Birkaç köylü, Hocam sen de Şumracıkta ev yapıp kalacan mı ki bu kadar ısrar eden diyorlardı.Ne olursa olsun pazarlık şartlarına uyulması gerekir; ben o anda fiyatı daha aşağı indirirdim, Dursun ise şimdi bir bakıma fiyatı üç katına çıkarıyor deyince:

-Hocam, tabiî ki çıkaracam, şimdi ordan yol geçti dediğinde,

 

-Vay, yerimden geçirmem diyen, şimdi yol geçti, fiyatı arttırdım diyor. Kurnazlığın  bu kadarına da pes doğrusu.

Dükkan içindekiler, kapı eşiğinde ve dışarıdakiler hep birlikte;

-Hocam, sen varlıklı adamsın, bırak da Dursun da bu işten faydalansın diyerek ondan tarafa  çıktılar

. Onlar hala bahçeyi kendi adıma aldığımı sanıyorlardı. Bütün köylü bahçenin nasıl alındığını biliyor, ben mahkeme kanalıyla yeri senden almasını bilirim; diyerek Dursun ve Kafa Çavuş’un kafasını karıştırdım. O gece dostlarımdan birkaç kişiyi aracı -  olarak gönderdiler. Hiç renk vermedim.

Ertesi gün Yayladağı’na  gidip,  Kaymakamla beraber, Milli Eğitime giderek; eski okulun satışından elde edilecek parayla daha güzel bir okul yeri alınabileceğini anlattım.

Hukuki prosedürün nasıl yapılacağı takdirlerine kalmıştı.

Ertesi  gün  Kaymakamla  birlikte gelen Milli Eğitim Müdürü yeri beğenmiş, eski okul yeri ve bahçesiyle kıyas  edilemeyeceğini   kabul etmişlerdi.  Tenbihli  oldukları için renk vermemiş konuşmalar sırasında    resmi  tavır sergilendiğinden konuyu bilen birkaç kişi hariç köylü bir şey anlamamıştı.

Bir hafta sonra eski okulun satış işleminin resmi prosedürü tamamlanmış, Dursunun yeri için sözleşme yapmaya Yayladağı’na çağrılmıştık. Dursun son ana kadar yerin okul için alındığını anlamamış, benim,  Milli Eğitim Müdürü ve Kaymakamın imzasından sonra ancak uyanabilmişti……….

 

Yol için 2700 lira para toplanmış, bir maaşım olan 300 lirayı da ekleyerek 3000 liraya yolu tamamlamak nasip olmuştu.  Bunu, bir yıl evvel Kışlak  Nahiyesine  devletin yaptırdığı yolla kıyaslamak bakımından yapıyorum. Kışlak yolu aynı uzunlukta ve toprak yapısı aynı olmasına rağmen 500.000 liraya yapılmıştı. 500.000/3000=166.667 yani küsuratsız ifadeyle biz yolu 167 misli ucuza mal etmiştik. Vakıa müteahhitin işçiye parayla yaptırdığı işleri biz köylüye yaptırtmıştık. Buna rağmen bu paranın büyük kısmı müteahhidin cebinden dağıtılan rüşvetler olmuştur. Bunun başka bir izahı yapılamaz. Bir de tahsisli on beş liradan yüz kilo dinamit bedeli ödemiştir müteahhit.

Bu 3000 lirayı da dozerin ve kompresörün mazot ve her iki aracın operatörlerine verilen fazla mesai ücretleriydi……..

 

Eğitim yılı sonu okullar tatil olur olmaz, Bursa’ya dönmüş düğün hazırlıklarına başlamıştık. Büyük Amcamı Kayın Pederime Yolladım:

-Amca, Çerkezlerin örf ve adetlerini bilmiyoruz, özel bir istekleri var mı ? dedim. Dönüşte Amcam coşmuştu :

-Sen ne diyorsun Lütfü Ağa, ben ciğerimin bir parçasını vermişim, sen istersen onu bir hasıra sar götür, ben sizin evinize ne karışırım ..! demiş

Hazırlıklar tamamlanmış, okulların açılmasına çok az bir zaman kala düğün günü 16 ağustos olarak kararlaştırılmıştı. Düğün hazırlık telaşı arasında bir gün Anacığım beni kenara çekmiş, hele şuraya otur bakalım demişti. Otur dediğinde onun nazarında konunun çok ciddi olduğu belliydi:

-Bak seni evlendirmek için ne kadar hevesli olduğumu biliyorsun. Ancak Baban gibi vur elli olacaksan yemin ederim hemen gider bu işi bozarım demiş ve benden söz almadan da kalkmama izin vermemişti. Anasız, Babasız büyüyen Babam, Ağabey ve Amcalarından kadınlara karşı gördüğü hareketleri doğru bellemiş; onları taklit etmişti.

 

Antakya’ya beraber gideceğimiz için hiç olmazsa –yeni bir hayata başlayan Eşimin manevi bir tıravma geçirmemesi için hazırlıklı olması gerekirdi.

Allah kendisinden razı olsun, Ablası Hacer bizi desteklemiş, nişanlılık döneminde sık-sık bir arada dolaşıp birbirimizi tanımamıza yardım etmişti. Ancak, değişik bir yer, iklim ve insanlarla karşılaşması onu sarsabilirdi.

Kayın Validem aslen Eskişehir’liydi. Eşim arada bir Anneannesine gitmiş, orada akrabalarını gezerken biçki-nakış kursuna devam etmiş. Evden ayrılığı hepi-topu birkaç seferi geçmemiş. Dolayısıyla manevi bir problemle karşılaşmak istemiyordum.

Düğünümüzden bir ay sonra yola çıktık. Antakya’da bir-iki gün kaldıktan sonra, yaptığımız yolda çalışmaya başlayan Kafa Çavuş’un aldığı otobüsle Ayışığı (Şumracık) köyüne vardık.

Hasan’a haber göndermiş, evlendiğim için mümkünse Köy içinde bir ev temin etmelerini istemiştim. Ali Çavuş ve İzar Bacıların Köy içinde nisbeten müstakil sayılacak bir evleri vardı. Oranın tutulmasını rica etmiştim. Sağ olsunlar, ricamı kırmamış, evi hazır etmişlerdi.

Ben okul ve ihalesi yapılan, inşaatı devam eden okulun inşaat teftişiyle uğraşırken, Eşimin İzar Bacı ve köy hanımlarının gözetim ve ilgisiyle çevreye çabuk ısınacağını ümit ediyordum. Sağ olsun mezun olan kız öğrencilerim de Eşimi hiç yalnız bırakmamış ve ona içten yakınlık göstermişlerdi.

Ben tatile gittikten sonra ihalesi yapılan okulun yapımı Kafa Çavuşta kalmıştı. Anlaşılan Kafa Çavuştan kolay kurtulamayacaktım. Eski okul satılmış, yenisi daha bitmemişti.

Kaymakam ve Milli Eğitim Müdürü sözlerini tutmuş, Yozgatlıoğlu’nun köye tayinini yaptırmışlardı. Geçici olarak birinin ahırını sınıfa çevirmiş, eğitime hazırlamıştık.Tahta takaları kaldırıp cam taktırdık

Daha birinci günden Kafa Çavuşla sürtüşmemiz başlamıştı. Metre küpüne en az altı torba çimento konulması gerekirken kumu dörtte bir arttırıyor, çimentoyu yarıya indiriyordu.

-Çavuş, mahvolurum, zarar ederim diyeceğine hesabını iyi yapıp fiyat kırmasaydın. Bu bina çöker ve altında çocuklar kalırsa bunun vebali senden sonra bana kalır, ben buna göz yumamam diyordum. Çatı beşik örtü şeklinde beton idi. Kolonları taşıyan kirişlerin çimentosu karılmadan hazırlanan harcı attırmadım. Yenisini  kum ve çimento ölçüleri gözümün önünde yapılmadıkça kabul etmeyeceğimi net ve kesin bir dille söyledim.

Köye ilk geldiğimiz gün hoş geldine  gelenler, Hocam senin dediğin oldu, budayıp gübrelediğin ağaçlarda zeytin oldu. Sen haklıymışsın dediler. Ertesi gün o zeytinleri görünce ben bile şaşırdım. Tarla olalı hiç gübre görmemiş ağaçlar öbürlerinin yanında simsiyah yapraklarıyla herkesi hayrete düşürüyordu.

Hatay’da ekilen pipo tütünü otuz santim civarında boy yapar. Deneme için gübre verdiğimiz tütüncünün deneme yaptığı bölüm bir metreyi bulmuştu. Köylü şaşkındı.

Anadolu’da bir darbı mesel vardır: Babam yalan söyler, gübre yalan söylemez. Sonraki gelişlerimde gübrenin faydasını gören Köylü gübre kullanarak civar köylerden daha hızlı zenginleşmiş ve civar köyler içinde parlayıvermişti.   

Okul inşaatı ancak aralık sonunda bitmişti. Geçici binadaki sıkıntı bizi bunaltıyordu. Yağmurlar başlamış, Kafa çavuşun betonu yağmur sularını süzek gibi okulun içine akıtıyordu. Köyün ileri gelenlerini toplayıp bu haliyle inşaatın kabul edilemeyeceğini kararlaştırdık. Tek çare beton çatının kiremitle örtülmesiydi. Kafa Çavuş kurtuluş olmadığını görmüş ve kiremite razı olmuştu. İleri gelenler ileride meydana gelebilecek bir felakete karşı Kafa Çavuşun karşısında direnmişti.

Bu arada bağlı olduğumuz Kışlak nahiyesinden bir Hacı tarafından ısrarla davet ediliyordum. Hasan ve davete aracılık eden şahısla bir gün gittik. Daveti yapan Hacının konak gibi evine girdiğimizde kalabalık bir gurup vardı.

-Hocam, Şumracığı kumar ve içkiden kurtardın, Allah razı olsun. Gel bizi de kurtar. İstediğin kadar bağ bahçe zeytinlik verelim. Teskere bırak, seni buraya aldıralım diye söze başladı.

-Şumracıktaki durumum farklıydı. Üstelik benim esas mesleğim öğretmenlik değil. Siz buradaki öğretmenlerden yardım alarak bu işi çözün, benim size faydam olmaz dedim. Hacı son bir ümitle, adeta yalvarırcasına,

-Buradakiler şahidim olsun, Kışlağın en büyük zeytinliğini üzerine yapayım, gel bizi bu illetten kurtar dedi.

-Hacım benden size hayır yok. Siz yine de kendi öğretmenlerinizle bu işi halledeceksiniz sözlerime:

-Onlar kendileri köpekler gibi içip gece –gündüz kumar oynuyorlar, onlardan bize umut yok diyerek içini döktü.

İzin isteyip, ayrılıp Şumracığa yöneldiğimizde, davete aracılık eden arkadaş:

-Hacının umduğu dağlara kar yağdı. Bir-iki seneye kalmaz Hacı ölür gider deyince:

-Neden ki dedim.

-Hacının bir torununu içki ve kumara alıştırmışlar. Şu ana kadar kıymetli birkaç bahçesi gitmiş, bu gidişle Hacı yakında kahrından ölür, dedi.

-Desene Hacı Kışlağı değil kendi bahçelerini kurtarma sevdasındaymış, neredeyse Köyü için kendini, malını feda edercesine çabalayan Hacıya acımaya başlamıştım, Allah beni mal hırsından korusun.

………..

Cindarlı köyünü merak ediyordum. Daha önce de yazmıştım. Köy Arap, ama İsmaili (Ağa Hana bağlı) nüfusuna göre dar bir arazisi olduğunu söylerlerdi. Köyde yaşlı erkekler, çocuklar ve kadınlar kalır, diğer erkekler,ticarete, başka yerlere çalışmaya giderlermiş. Uzun yıllardır, Şen Köy arazisinden ana yola geçme izni almaya uğraşırlarmış. Ancak, Şenköy Ağaları yüklü para tekliflerini bile geri çevirir,izin vermezlermiş. Hasan dahil birkaç delikanlı ile gidip Şenköy yerine Ayışığı (Şumracık) yolunu düşünmelerini teklif etme niyetindeydim.

Köyün dirayetli ve zengin bir Muhtarı olan Derviş Ağanın konak gibi evine vardığımızda, salonda 40-50 kişilik bir topluluğun bizi karşılaması beni şaşırttı. Sırayla tokalaşıp hal-hatır faslından sonra yol konusunda düşüncelerimi açtım. Muhtar Derviş Ağa bana müsbet gibi gelmişti. Salondaki ihtiyarların içinde tek genç olan biri birden parladı.

-Biz yol değil, hürriyet istiyoruz diye sert-sert konuştu. Bazı Arap köylerin, ama aslında Alevi-Nusayri Samandağı Araplarının, hala Hatay’ın Suriye toprağı olması için gizli-gizli çalıştığı  ve  devlet tarafından takip edildiği biliniyordu. Şenköy Ağalarının katı tutumu Cindarlı Araplarını da ayrılıkçıların tarafına itmekteydi. Sonradan öğrendiğime göre hürriyet isteyen bu şahıs aynı zamanda devlet memuru bir polismiş.

Buz gibi bir hava  esmiş, ve bizi uğurlamaya çıkan Muhtar Derviş Ağa saygısızlıktan özür dilemişti.

 

Yeni okulumuzun oyun alanın ortasında bir kaya vardı. Üçüncü sınıf öğrencilerinden Bekir adında safça bir çocuğa:

Bak Bekir bu kayayı parçala, seni sınıfta geçireyim dedim. Çünkü kaya parçalama tartışmaları sırasında söylediği şeylerden bu işi iyi bildiğini gösteriyordu. Çaktığı küçük demir kamaları balyozla sağlamladıktan sonra üzerlerine su döküyor, geceleri ayazın tesiriyle kaya parçalanıyordu.

Bir ay gibi bir zaman içinde Bekir kayayı düz zemin sathına indirmişti. Muvaffakiyetin mutluluğu Bekir’in gözlerinde okunuyordu.

Okulun bahçesindeki zeytin ağaçları için yine İlçe Tarım Müdüründen gübre istemiş, bu sefer kendi arabalarıyla gelen Müdür bizzat nezaret ederek gübre işini halletmişti.

Bu arada üzücü hadiseler de yaşamaya başladım. O yıl beşinci sınıfa geçen Ali Aslan-İzar bacı çiftinin kızı Meryem kendini salmış, hiç ders çalışmıyordu. Babası ve annesine :

-Bakın ben bu kızı sınıfta korum. Şuna biraz çıkışın dedikçe onlar da çocuğa destek babında :

- Ayıp değil mi hoca avukat, doktor mu olacak, beşinci sınıf talebesi sınıfta konur mu ? dedikçe kız temelli kendini saldı.

-Bakın evinde oturduğu için sınıf geçirtti dedirtmem kendime. Bu bir prensip  meselesi. Bir bakıma Köyün bundan sonraki istikbali diyordum. Eşim, Babasına benzettiği Ali Çavuşun hatırına bunu yapma diye yalvarıyordu. Aslında bu sıkıntı sebebiyle yeni okulun lojmanına taşınmıştım.

Yozgatlı Hocayla bu konuda anlaşmıştık. Eşim, prensiplerimden taviz vermeyeceğimi biliyor, Meryeme derslerinde yardım etmeye çalışıyordu. Ama kızın oralı olduğu yoktu.

Okullar tatil olmuş, Bursa’ya dönüş hazırlığına başlamıştık. Bütün köy otobüse binerken toplanmış bizi uğurlamaya gelmişti. Öğrencilerim ağlıyor, Köylüler hayatta duyduğum en iyi ve anlamlı duaları söylüyor:

-ALLAH EMSALİNİ BOL EYLEYE   diyorlardı.

Bu duaya nail olmak iki yıllık yorgunluğumu ve son olarak çok sevdiğim Ali Çavuş ve İzar Bacıların serzeniş ve üzüntülerini azaltıyordu. Bu duaların içtenliğine inanıyorum. Çünkü onlarla herhangi bir ilişiğim veya olabilecek bir menfaatım kalmıyordu.  

O yıl sınıfta bıraktığımız beş son sınıf öğrencisi Köye doping tesiri yapmış, sonraki yıllar köyden yüksek tahsile gidenleri arttırmış, Köyden, doktor, veteriner (hem de Ali Çavuş İzar Bacı oğlu) savcı gibi insanların çıkmasına vesile olmuştu.

Eşimi Bursa’ya bırakmış, üç aylık yedek Subay Eğitimi için Isparta Er Eğitim Tugayına gitmiştim. Askerlik hatıraları bitmez- tükenmez hikayelerle  tekrarlanır. Benim için unutulmaz hikaye Eşimin doğum haberini almak için Isparta’ya kaçıp tanıdıklar içinde tek telefonu olan büyük Bacanağım Ali Demirpençe’yle yapacağım telefon sırasını beklemekti. Yine bir gün telefon sıram geldiğinde Bacanağım üzüntülü bir sesle telefona çıkmış:

-Kızın var be Salih diyerek, sanki bu haberden çok üzüleceğimi sanmıştı.

- Sağ ol bacanak KIZ OLSUN HAYIRLI OLSUN demiş, çok mutlu olmuştum.  

Eğitim süresi on gün uzatılınca, herkes gibi ben de üzülmüştüm. Ama bazılarına hadise yıkım gibi gelmişti. O zamanki Genel Kurmay Başkanı Cemal Tural İzmir’de yaptığı teftişlerin saat on iki haberlerinde verilmesinden sonra gevşeyen komutanlar erata istirahat verip kendileri de soteye yatmışlardı. Öte taraftan,  soförüne verdiği SON SÜRAT ISPARTA komutuyla, Yıldırım gibi gelen Cemal Tural, nizamiyeden sonra telleri aşıp doğrudan ağaçların altında sere serpe yatan askerlerin içine girince düdük sesleriyle toparlanmaya çalışan subayları bilhassa Albayları karşısına dizmiş:

-İstikamet DARVAS tepesi marş,marş komutunu vermişti. Bir kaçı hariç bir çoğu idmansızlıktan yere yığılmıştı. Tabii olan bize olmuş, eğitim eksikliğimizin tamamlanması için süre on gün uzatılmıştı.

Baharla birlikte civardaki gül yağı fabrikaları için toplanan güllerin kokusu bize de ulaşıyordu. Tel örgülerin yanından şırıl-şırıl akan suların yanında 780 kişilik yedek subay öğrencileri su içmek için birbirini ezerken on yıldır, Tugaya getirilecek su borularının üzerine kadar çıkan otlar adeta askerle alay ediyordu.

ASKERİN İŞİNE ŞEYTANIN BİLE AKLI ERMEZ sözü her halde boşa söylenmemiştir.

Ne olursa olsun sayılı günler nasılsa bitiyor. Terhis olunca Bursa’ya gelmiş Kızımı görmüş, Ana ve Babama, Kardeşlerime kavuşmuştum. Ev komşular ve akrabalar tarafından doldurulmuştu. Yeğenim Turgut, sessiz ve durgun görünüyordu.

-Ne o rahatsız mısın soruma

-Yok ama, başım belada dedi

-Hayrola soruma

-Ben Muhtar oldum dedi. Doğu ve güney doğuda muhtar olmak için millet can atar, ama batıda herkes bu işten kaçmaya çalışır.

-Ne işin var senin Muhtarlıkta , deli misin sen deyince, konuyu açtı.

- Eski muhtar ve ihtiyar heyetlerini görevden alıp, Emin dayının Ahmeti Muhtar yaptılar. O da beni baş aza, Ferhat abi, Çürük İbrahim ve Mustafa dayıyı aza yazdırmış. Ancak, hesaplarda yirmi bin lira açık çıkınca beni muhtarlığa getirdiler. Ben yapamam deyince, Nahiye Müdürü parayı beraber yediler deyip suça seni de ortak ederiz deyince korktum ve mecburen kabul ettim dedi. Şaşırmıştım.

-İş bununla da bitmiyor dedi ve ceketinin iç cebinden bir kağıt çıkardı. Resmi bir yazıydı:

Sayın Panayır Köyü Muhtarlığına

Köyünüz Köy Elektrifikasyon programına alınmış olup, 86168 lira bedelin dörtte biri olan 21542 lirayı Etibank Bursa Şubesine  30 ağustos tarihine kadar yatırdığınız takdirde 1965 sonuna kadar elektiriğiniz bağlanacaktır. Etibank Şube Müdürü- Cemal Külahlı   

-Sen bunun bir foto kopisini çektirip bana ver. İstersen bana ver ben çektireyim, sen uğraşma sözüm üzerine bana uzattı.

Ertesi sabah Köy meydanında, Çınar’ın altında toplanmış, elektrik dedikodusu yapan Köylülerimin yanına gittiğimde, hoş geldin faslından sonra ikiye ayrılmış fikir tartışmasını dinledim. Çok sert tartışmaların yaşandığı Köy kaynıyordu.

Elektrik ve köy kelimelerinin yan yana gelmesinin bile düşünülmediği bir ortamda Köylünün aklının karışması normal sayılmalıydı. Ancak, köylü istenilen paranın toplanmasının imkansızlığından korkuyordu.

Bana göre 80 hanelik bu köyde bu para rahatça toplanabilirdi. Hane başına 270 lira gibi para çok değildi. Bursa’ya gidecek ve danışmak istediğim birkaç kişiyi görecektim.

Biçen ailesinden ve – o zamana göre- genç yaşta Hacca giden çok sevdiğim Hacı Azem’in fikrini alacaktım. Hacı Azem Tamek fabrikası kurulduğu zaman, en çok domates yetiştiren Panayır Köyünden bağlantı yapmaya gelen fabrika yetkililerinin vaat ettikleri 7 kuruş fiyata şaşırmış ve

-Çocuklar siz ya sayı saymayı bilmiyor veya dayak yememişsiniz. Bu parayı ödeyemezsiniz diye itiraz etmiş, hasat mevsiminde Demirtaş’tan Bursa Haline kadar çift sıra dizilen at ve öküz arabalarıyla dolu domatesi almakta zorlanmaya başlamışlardı. Herkes bir an önce malını teslim etmeye uğraşıyor, huysuzlanan hayvanlarını zaptetmeye uğraşırken sinirler bozuluyordu. O zaman tek traktör sahibi olarak römorkunda on at arabası domates getiren Hacı Azem, kışın 7 kuruş fiyatla sipariş toplayan yetkililerden birini yakalamış:

- Size bu parayı ödeyemezsiniz dediğimde bana kızmıştınız. Benim mukavelemdeki 7 kuruşu silin üç kuruş yazın ama, beni burada bekletmeyin demişti. 

Büyük Belediye Binası ile Ulucami arasında Belediyeye ait güzel bir kumaşçı dükkanı olan üç kardeş bir aradaydı. Müşteri yoktu. Dükkan sakindi. Hacı Azem’e elektrik konusunda ne düşündüğünü sordum.

-Ne o sen de mi Komünist oldun ? demez mi. Şaşırmış kalmıştım.

-Sen ne diyorsun Hacı Abi sözüm üzerine:

-Senin o zaman bir şeyden haberin yok herhalde dedi ve anlatmaya başladı.

-Sizin Turgut haber yollamış. Bütün köylü o küçük kahvede  toplanmış, kış zemheri, kapılar açılamıyor. Neden sonra Demirtaş Nahiye Müdürü, sizin Turgut, Çürük İbram, Ferhat içeri girdiler. Ortalık şarap kokusuyla doldu. Nahiye Müdürü köylüyü susturarak.

-Zenginler, kesenin ağzını açarak köyünüze gelecek elektrik parasını ödeyin. Nasılsa sonunda bu paraları Devlet alacak, hiç olmazsa Köyünüze yarasın gibi laflarla açıkça komünizm propagandası yapmaya başladı. Dayanamayıp çıktım, arkadan ileri gelenlerin hepsi kahveyi terk etmiş, birkaç çapulcuyla baş başa kalmışlar.Nahiye Müdürü coştukça- coşmuş:

-Bunları keseceksin azizim, keseceksin. Köyleri için üç kuruş vermemek için nasıl sıvıştılar diyormuş.

-Çiftlik evine gittim. Sinirimden uyuyamadım, traktör şoförü Mehmet’e beni Garaja kadar at dedim. Oradan bir taksiyle eve geldim dedi.

-İyi de Hacı Amca sen PAPAZA KIZIP ORUÇ BOZMUŞSUN

-Ne diyorsun yahu diye yüzüme hayretle bakan Hacı’ya fotokopisini çıkartmak üzere yanımda olan Etibank Bölge Müdürünün yazısını çıkardım.

-Devleti temsil ettiğini sanan o densiz Müdürün karşısında, Devletin Resmi Kurumunu temsil eden Etibank Bölge Müdürü,  Orhaneli’li Hacı Mehmet’in oğlu beş vakit namazında Cemal Külahlı benim liseden arkadaşım. Böyle karışık zamanda Nahiye Müdürü densizler de ortaya çıkıp kinlerini kusarlar Ben bu işe el atmak isterim. Yardım eder misin ? diye sordum. Ufak bir tereddüt geçiren Hacı Azem:

-Ne demek bu sözlerinden sonra senin neferin olurum dedi.

-Estağfurullah diyerek kalktım ve Etibanka uğrayıp Cemal Külahlı ile görüştüm. Sohbet sırasında yazının bir fotokopisini alarak ayrıldım.

Köye dönüşte Yeğenim Muhtar Turgut’a uğrayıp akşama heyet odasında bir toplantı yaparak bu işi nasıl çözebileceğimizi konuşalım dedim. Hiç ümidi yoktu.

-Konuşmakta ne zararımız olur ki diyerek, Hacı Azem ve Cemal Külahlı ile konuşmalarımı anlattım:

-Eğer yardım ederseniz bu işi çözeriz, yeter ki siz de azimli olun dedim

Akşam Muhtarlıkta buluştuk.Ben planımı anlattım.Köylüyü bu yükün altına sokabilmek için ikna etmek gerektiğini, bunun için de başlangıçta muhalefet edecek kimseleri muhalefet safından çekmekle başlamalıyız. Kahya Halit Abiden rica etsek de Deli Mehmet’i çağırıverse demem üzerine üçü birden itiraz etti.

Çocuklar, bakın Deli Mehmet kendi, oğlu ve damatları ile altı hane. Beni taklit edin veya geldiğinde seyredin, muvaffak olursak muhalefetten altı kişiyi azaltırız, bu denemeye değer sanıyorum.

Ceketi omzunda içeri giren Deli Mehmet’in girer girmez elini öptüm:

Hal ve hatırını sorduktan sonra.:

-Hatice teyzeme daha uğrayamadım.İnşaallah iyidir diyerek söze girdim:

-Sana akıllı olduğun için Deli derler, söyle bakalım bu elektrik işini nasıl halledeceğiz soruma, heyecanla:

-Ceketimizi satacak elektriği getireceğiz. Civar çiftlik sahipleri beni sever, şehirde tanıdığım bazı zenginlere giderken beni de çağırın diyerek gitti.

Şimdi de Halit Abi bize Macır Kadriyi çağırıversin deyince yeğenim isyan bayrağını açtı.

-Bırak şu müzevir, dedikoducu adamı be abi dedi.

-Bu güne kadar angaryalarda (yeni ismiyle imece) kaytardığını gördünüz mü Macırın, hepiniz de bilirsiniz ki ilk önce o gelir ve üvendireği yere çakar, hem de iki oğluyla üç kişi olarak katılır. Bazıları ise angaryanın bitimine çok az kala gelir, bir arabayla işi savuşturur.

-Onda haklısın dediler.

Biraz sonra telaşla gelen Macır Kadri:

-Hayrola ne oldu, beni çağırmışsınız diyerek gösterilen yere oturdu.

-Bak Kadri Abi, köye elektrik gelecek, fikrin ne, bu işi nasıl halledebiliriz diye sorunca:

-Ben cahil adamım ne fikrim olacak, ben ne anlarım böyle şeylerden deyince, Turgut parladı:

-İyi de her akşam kahvede dedikodu yapan sen değil misin çıkışına,

-İyi de sizin aldığınız kararların sebebini, doğruluk -eğrilik derecesini bilmiyorum ki, mecburen iş dedikoduya kalıyor diyerek, küçük yerlerdeki idarecilik temelini işaret ediyordu.

-Bundan sonra, çağırıldıkça gelirsen seviniriz, bilebildiğin kadarıyla karar almakta yardımın olur diyerek selametledik.

Biraz sonra odaya gelen kahveci elindeki çay tepsisini masaya koymuş ve heyecanla:

-Macıra ne yaptınız yahu, bundan sonra bir ay müddetle odanın çay-kahve parası benden diyerek çayları o yollamış.

-Bakın küçük yerlerde muhalefetsiz karar alabilmek için danışmak, fertlerin fikirlerini almak için müşavere şarttır. Biz yetkiliyiz karar alır emrederiz yapılır derseniz, muvaffak olamazsınız. Çoğunluğun fikri aldıktan sonra verilen emir dinlenir, yoksa havanda su döversiniz. Şu anda iki kişiyi dinledik. Yanlış oldu diyeniniz var mı ? Esas işe başlamadan planı sağlam yapmak gerek. İnsanlar bir defa hayır derse bir daha evet dedirtmek çok zor olur.

Her zaman söylediğim bir misal var. Ulucami’nin batı kapısının sağında bir Ayeti Kerime var: VEŞAVİRHÜM FİL EMR Sen istişare et ya Resulüm demek

Peygambere istişare etmek farz ise, bize haydi-haydi farz değil mi ? Onun için biz şu istişare işini bir iki gün devam edelim, sonra dövünmeyelim. O gece anlaşarak ayrıldık ve ertesi akşam, Macır Kadri’yi de kadroya davet ederek 5-6 kişiyi daha çağırarak muhalefet cephesini sildik. Kafamdaki projeyi Turgut’a biraz açarak, beş gün sonrasına köylüyü Köy kahvesinde toplamaya karar verdik.  

Kahyamız Halit Kalaycı, astsubay okulundan mezun olup göreve başladıktan bir müddet sonra alkolik derecede içkiciliği sebebiyle ordudan atılmış. Ordudan atılması tam bir alkolik olmasına sebep olmuş. Aslında iyi bir insandı. Herkese saygılıydı. Askerlik eğitiminde edindiği ve hiç taviz vermediği bir prensibi vardı. Bağlı olduğu Muhtar veya vekili haricinde kimsenin sözüyle hareket etmezdi. Bu huyunu bildiğimden Köylüyü ELEKTRİK toplantısı için kararlaştırdığımız akşam yatsı namazından sonra çağırmasını Turgut söylemişti.

Yatsı namazından çıkan cemaata oturacakları yerler gösterilmiş, Kahya Halit Abi Turgut’un işaretiyle Köylüyü susturmuş

-Muhtarımız Turgut konuşacak, lütfen dinleyelim diye  konuşma ve gürültüyü kesti.

- Muhtar, günler uzun, iş mevsimi herkes yorgun ben lafı uzatmadan Salih Abime sözü bırakıyorum dedi. Kahvenin içi ve avlusu da dolmuş, sokak bile dolmuştu. Güzel bir hava vardı. Sözü aldım.

- Bu güne kadar karşınıza geçip herhangi bir konuda konuşmuş değilim. Babamı , ailemi bilirsiniz. Çoğunuzun domates ve şeftalisini İstanbul’da sattım. Ticarette belki kusurlarım olmuştur. Bu sebeple içinizde bana güvenmeyenler olabilir. Dolayısıyla Köyümüzün önüne çıkan bu fırsatın en ufak bir şüpheyle zedelenmesini istemem.

Elektriğin ne büyük bir nimet olduğunu anlatmaya lüzum yok. Bu nimet aynı zamanda büyük bir hayır işidir de. Bu hayra herkesin iştirak etmesi hem hakkı, hem de vazifesidir. Çünkü yalnız bu günkü nesil değil yarınki nesiller de bundan faydalanacak.

Ancak, gücüne göre kim ne kadar iştirak edecek, ne kadar ödeyecek ölçüsü herkesin ADALETİNE güveneceği bir heyet  tarafından tayin edilirse bu işi çok rahat çözeriz. Şimdi burada seçim işiyle sizi yormak yerine size bir HEYET sunmak isterim.

Beğenmediğiniz olursa o zaman onun yerine başkasını seçeriz.

Ancak, size sunacağım üç kişilik heyetteki arkadaşlara bir ahlaki noktaya dikkatlerini çekmek isterim.

Hazreti İbrahim, Urfa’dan ayrılıp yoluna devam ederken Kız Kardeşinin oğlu Lut’a  Peygamberlik vahyi geldi. Bu günkü Suriye sınırları içinde kalan Sodom ve Gomore gibi beş şehrin halkı sapık bir hayat yaşıyorlardı. Hz Lut bunları doğru yola sokmaya çalışsa da muvaffak olamadı. Bunların içinden bazıları imana gelse bile:

-Ya Lut biz sana inanıyoruz, ama sana inandığımızı açıklarsak bu halkın nazarında ve mevkiimizden oluruz dediler. Cebrailin ikazıyla,  kendine inanan birkaç kişi ve ailesiyle oradan uzaklaşan Hz Lut, İsrafilin Suru öterken kimsenin dönüp bakmamasını tembih etmişti.

Maalesef “biz sana inanıyoruz, ama inancımızı açıklarsak, halk içindeki şeref ve mevkiimizden oluruz diyenler de taş kesildiler. Çünkü  inancı saklamak vazifeden kaçmaktır. Yalnız inanmak yetmiyor imanın gereği yapılmadıkça kuru-kuruya bir iman insanı cehennemden kurtarmıyor.

Şimdi size açıklayacağım üç kişilik heyet üyelerini baştan ikaz ederek, onların imanlarına bir halel gelmesini önlemek istedim. Seçilecek heyet üyeleri için gerekli uyarıyı yaptım. Şimdi de heyete reyleriyle yetki verecek sizlere de bir hatırlatmada bulunmak isterim.

Benim size sunacağım, heyetten her hangi birine itirazınız için üç sefer itiraz için birer dakikalık süre vereceğim. Bu süreler içinde itiraz etmeyen bir daha itiraz edemez, etmesi halinde o da vebal altında kalır. Sıra geldi heyete:

Hacı Azem BİÇEN (Yugoslavya göçmenlerini temsilen)

Hacı Raif KÖKEN (Bulgaristan  göçmenlerini temsilen)

Hacı Halil ŞAHİN (yerlileri diğer deyişle manavları temsilen)

 Seçilen her üç isim, hem Hacı, hem zengin, hem çiftçilikleri haricinde ticari işi olan kişilerdi. Hacı Azem’i önceden anlatmıştım. Hacı Halil Şahin yıllarca önce kabzımallığa başlamadan önce şeftali bahçesini para sormadan bana veren şahıs idi

……………

Hacı Raif,Bursa dokumacılarının ipliğini temin eden şahıstı. Köyümüze hayat veren yeni Yalova Yolu açıldığnda eski çöplük yerine kurulan Santral Garajdan kalkan otobüslere binmek üzere toplanan,öğrenci ve işçileri.

-Hele şöyle durun der ve kimseyi bindirmez, kalkmak üzere olan otobüs muavinine, Panayıra adam başı 25 kuruş, bak 20 kişi derdi. Aslında, muavinler adam başı bir lira diye tuttururlar, ama Hacı Raif son ana kadar, muavinlerin dayanma gücünü sıfırlardı. Çoğunlukla da öğrencilerin parasını kendi verirdi.

…………..

 

-Şimdi sıra geldi SEÇİCİ KURUL olarak sizlerin kararına:

- Saatimi masaya koyuyorum, birer dakika ara ile fikrinizi  alacağım.Tekrar ediyorum, bu süreler içinde itirazını yapmayan bir daha muhalefete kalkarsa hem kendine, hem köyüne kötülük etmiş olur.

Birer dakikalık üç sorudan sonra, son bir sefer daha soruyorum. İtiraz eden var mı? Tam bir sessizlik.

-Elektrik Köyümüze hayırlı olsun. Artık Elektrik gelmiş bilin. Bir hafta sonra kimin ne kadar katkı payı vereceğini ilan edeceğiz. Muhtar,İhtiyar heyeti ve ben bu işin sekreteryasını yapacağız dedim. Tam arkamda oturan Çeltikköylü Hacı Halil Şahin –ki çok sulu gözlüydü-

-Beni amma sağlam kazığa bağladın. Amma ben, Köy işine bir daha karışmamaya yeminliydim dedi.

-Kolayı var be Hacı Dayı senin yemin kefaretini ben öderim deyince, telaşla, yo-yo ben öderim oğlum  ben öderim dedi.

 

1961 depreminde Camimizin minaresi yıkılmış, Cemaat Hacı sen yaptırıver ben sonra iki kayme,üç kayme, bir buçuk kayme (eskiden altın para yerine basılan kağıt paraya  veya gümüş veya metal paraya verilen isim) veririm diyen kimse sözünü tutmadığından  Hacı Halil Köye ve Cemaata darılıp bir daha köy işlerine karışmamak üzere yemin etmişmiş

Köyde, nerden kaynaklandığını bilmediğim bir husumeti olan Baba Rıza lakaplı biri bile Hacı Halil’in ağlaması sırasında :

-Elaktriğin geleceğine ben de inandım demişti. İşin en ilginç raslantısı ise elektriğin gelişiyle köyde kurulan ilk fabrikanın ilk işçisi de Baba Rızanın oğlu olmuştu.

…………….

Bilirkişi heyeti Köylüyü tanıyan insanlardı. Kendilerine biner lira yazmış, Hançerlizade Çiftliğinin sahibi Mümtaz beye ve Harun Kahya’ya da biner lira takdir etmişlerdi. Orta hallilere 500-600 lira , daha zayıflara 200, 150, 100 ve 50 lira ile listeyi tamamlamıştık.İlk para toplama günü,köyün Çobanı Dağlı Süleyman masaya yaklaşıp:

Siftah benden olsun diyerek pantolonunun küçük cebinden sekize katladığı beş lirayı uzatmış –bana göre – gücünün üzerinde hayır işlemişti.

Köylülerin bilhassa fakirler, itirazımız yok, ama gücümüz şu anda müsait değil, diyerek mazeret beyan ediyordu. Hacı Raif,-ki aynı zamanda Hacı Halilin dünürüydü- o listeyi bana verin diyerek, listedeki Köylünün parasını bize vermiş 30 ağustosta Etibank Şubesine parayı yatırmıştık.

Bu arada ilginç hadiseler cereyan ediyordu. Demirtaş Nahiyesine de bu  arada  elektrik veriliyordu. Hatları Merinosun oradan  Küçük Balıklı köyünden sonra bizim arazimizden geçiyordu. Sevinmiş, bizim gibi elektrik alacak köylerin de şansı açılacaktı.

Ancak, Demirtaş Nahiyesi Köyümüze hattan elektrik bağlanmasına izin vermiyor, hatta iştirak payı diye bir para istiyorlardı. İşin İlginç tarafı Demirtaş Halkı bir kuruş para ödememiş, Nahiye olmanın avantajıyla hat parası İller Bankası tarafından ödeniyordu. Şaşırmış kalmıştık. Aklıma biz de onlardan istimlak parası isteyelim dedim. Ancak, istimlake fiilen zorlayabilmek için onların da bizim gibi karanlıkta kalması gerekiyordu. Hat bağlanmış onlar elektriğe kavuşmuştu. Hattı kesmek imkansızdı.

Köyün yirmi bin lira parasını yiyen eski Muhtar Ahmet bir-iki aylık hapisten sonra çıkmış, köylüye karşı mahcup olduğundan pek insan içine çıkmaz olmuştu. Bir gün bana Kahya Halit Abiyle haber yollamış.

Kararlaştırdığımız saatte Muhtarlığa gelmesini söyledim. Başka bir yerde karşılaşıp dedikodulara bulaşmak istemiyordum. Turgut, Kahya ve dördüncü aza Mustafa dayıyla buluştuk.

-Ben Bu Demirtaş Hattını keserim dedi. Nasıl olacak sorumuza, iki ucuna taş bağlanmış bir teli hattın üzerinden atar ve kısa devre yaptırırım. Gerisi sizin işiniz dedi. Çok tehlikeli bir iş, ölüm söz konusu olabilir. Hatta otuz beş bin volt akım var, böyle bir tehlikede biz yokuz dedim.

- O iş bana ait, siz gerisini düşünün dedi. Çok güçlü elleri olduğunu biliyorduk. Bu gece saat ondan sonra ben hattı keserim. Hattı nereden keseceğimizi kararlaştıralım dedi. Hattı bağlamaya geldiklerinde bağlamayı engelliyecek şahsın dirayetli yılmayan bir kimse olması gerekiyordu. Turgut:

-En iyisi bizim tarlada keselim. Ben sonuna kadar dayanabilirim. Bu arada hat güzergahındaki şahıslara da dayanma desteği veririz.  Bu arada  söze karıştım. İstimlak işi Türkiye’de yılan hikayesine döner, Demirtaş bu işe bulaştığına bin pişman olur. Ama, ben kesme işinden korkuyorum dedim.

Gece saat on civarı yolun Köy tarafında soteye yattık. Ahmet, iki ucuna birer kiloluk taş bağladığı teli sallayarak HATTIN üzerinden atmaya uğraşıyor, her atışta geriye kaçıyordu. Belki beş altı sefer denedikten sonra birinde muvaffak oldu. Birden Merinos’tan Demirtaş’a kadar bir kıvılcım çaktı. Ahmet dediğini yapmış, son anda hattan uzaklaşmıştı. Kısa devre yapan tel kavrulmuş ortada bir suç unsuru da kalmamıştı.

Yarım saat geçmemişti ki Etibank ve Demirtaş tarafından hattı kontrol için guruplar gelmiş,bağlama işi sabaha bırakılmıştı. Bu bizim için şans olmuştu. O anda bağlamaya çalışsalar, engel olmaya çalışsak hattın kesilme suçu üzerimize yıkılabilirdi. Gece ay yoktu, yağmur sebebiyle hatta yaklaşacak vincin tarlada hareket etmesi imkansız görülüyordu. Sabahleyin gelenlere, bütün Köylü olarak karşı çıkmış HUKUKİ prosedürün işletilerek, istimlak işleri bitmeden hattı bağlatmayacağımızı söylemeye başladık. Demirtaşlılar Etibank ve İller Bankası yetkililerine güvenip bize gülüyorlardı.

O zamanlar yüksek gerilim hatlarında bakır tel kullanılıyordu. Daha ilk geceden hatlar kesilip çalınmaya başlamıştı. Yirmi kilometreye yakın hattın her gece beklenmesi Demirtaş halkını bezdiriyordu.

Ankara’dan gelen bir heyet ve başlarındaki adam bizi tehditle hattı bağlatamayacağını anlamış, hattı nasıl kestiğimizi kurnazlıkla öğrenmeye çalışıyordu. Biz de:

Herhalde teller arasından leylek geçerken olmuştur diyerek cevap veriyorduk. Kurnaz adam ovada daha leylek mi var diye bizim tezimizi çürütmeye uğraşıyordu. Heyet, ertesi gün Bursa Valisini de alarak köye geldi. İş havası yoktu ve bütün Köylü köy kahvesindeydi. Bütün arazi sahipleri istimlak için dilekçe vermiş, yek vücut olmuştuk, Vali ve heyet netice alamadan  gitmişti.

Yağmurlar sebebiyle hava serinlemiş, Demirtaş halkı geceleri hat beklemekten yılmıştı. Bazen gündüzleri bile tellerin çalındığı oluyordu. Geceleri soğuktan üşüyen Demirtaşlılar bu işten bıkmışlardı. Nihayetinde komşu idik ve samimi görüştüğümüz kimseler bize hak vermeğe başlamıştı.Valinin Etibank yetkilileri ile ziyaret teklifini kabul ederek görüşmeye karar verdik.

Vali ben size DEVLET sözü veriyorum, Köyünüzden hatta iştirak parası almayacağız, Pazartesi günü gelin bir protokol yapalım dedi. Muhtar, ihtiyar heyeti ve bilirkişi heyetiyle sekreterya olarak ben de Vilayete gittik.

Vali, birden değişti. İştirak payının yarısını ödeyeceksiniz, diğer yarıyı valilik, il idaresi bütçesinden ödeyecek demez mi !

-Resmi heyet, Muhtar ve İhtiyar Heyeti burada eğer mesuliyeti yüklenip bu parayı tekeffül ediyorlarsa mesele yok. Bu güne kadar fedakarlık ederek bu işi bu noktaya getiren bu heyetin Köylünün karşısına çıkacak yüzü kalmaz. Ne haliniz varsa görün diyerek ayağa kalkarak, kapıya yönelince, Bilirkişi heyeti ve ardından Muhtar ve İhtiyar heyeti de ayaklanarak kapıya yöneldi. Vali arkamızdan, çalınan tellerin parasını ödemeye bakalım gücünüz yetecek mi diye –aklısıra- bizi korkutuyordu.

İki hafta sonra kış bastırmış, soğuktan üşüyen Demirtaş’lılar bu sefer Valiyi sıkıştırmaya başlamışlardı.

İki arada kalan Vali bir Pazar günü geleceğini bildirmişti. Bilirkişi heyeti Köy kahvesine gitmemişti. Ben de özellikle gitmemiştim.

Vali, bu iş uzadı, çözelim artık. İstimlak parası derdini Devletin başına sarmayın, yoksa köylerin elektriğe kavuşması uzun yıllar alır demiş.

-Bizim böyle şeylere aklımız ermez. Ancak, kırk para ödemeden elektrik alan nahiye ve ilçeleri koruyan kanunu değiştirmedikçe ve köylüyü bir de hatta iştirak parasıyla yıldıracağınıza adaletli bir düzen kurmadıkça bizdeki gibi idealist kimseleri de yıldırır,Köylüye hizmet edecek insan bulamazsınız.

Vali, sahi sizin başkan nerde yahu deyince:

Sizin hareketinizden sonra, insan içine çıkacak moral mi kalır insanda. O da küstü, çekildi evine diyor.

-Çağırın şunu yahu, halledelim şu işi diyen Valinin sözü üzerine Kahya Halit Abi geldi ve Vali Bey seni istiyor dedi

-Rahatsız olduğumu söyleyin. Gelemiyeceğim dedim. Biraz sonra tekrar gelen Halit Abiye, kabul ederse  biz gidelim demiş. Gönülsüz olarak gittim. Vali:

-Ne o Başkan geçmiş olsun. Neyin var ? sorusuna:

-Vücutça bir şeyim yok ama, moral yönünden yıkıldım. Üstelik ben başkan falan değilim, resmi hiçbir sıfatım yok. Naçizane Köylümü bir araya getirmenin yollarını bana Allah nasip etti. Ama, iyi niyetimizin kurbanı olduk; Demirtaş Hattı çekilirken aklımıza gelse ve Demirtaştan taahhüt alsaydık bunlar başımıza gelmezdi. Bunda da bir hayır vardır herhalde dedim.

-Zannederim haklısın .İlk defa size açıklıyorum. Ankara da istimlak belasından çekindiği için bu konuda geç karar alabildi. Ancak, iller Bankası kanalıyla bedavadan elektriğe kavuşan Nahiye ve İlçelerin avantadan bir de köylerden HAT’a iştirak payı istemeleri bardağı taşırdı. Köylerin elektriğe kavuşmasını engelleyecek bir kapana dönüşmesini önlemek için bundan böyle köylerden HAT iştirak payı istenmeyecek. Bir bakıma, inadınız ELEKTRİFİKASYON HUKUKUNDA bir çığır açmış oldu. Yarın gelin bu işi tatlıya bağlayalım dedi.

Ertesi gün Vilayete gittik. Vali bizi güler yüzle karşıladı. Demirtaştan da yeni gelen Nahiye Müdürü ve Eşraftan 4-5 kişi vardı. Eski “Devlet nasıl olsa elinizdekileri alacak, bari verin de paranız Köyünüze yarasın “ deyip, sosyalist, halkın nazarında komünist propaganda yapan Nahiye Müdürü değiştirilmişti

Sohbetler sırasında çaylar içilmiş, Protokolun imzasına sıra gelmişti. Vali protokol taslağını ilk önce Panayır Köyü Muhtarına uzatmıştı. Turgut:

-Abi şuna bir bakıver, aleyhimizde bir püf nokta olmasın diye bana uzattı. Vali biraz bozulmuştu. Ancak, haklı olduğumuzu biliyordu. Çünkü altı aydır elektriğimiz gecikmiş, morallerimiz bozulmuştu. Köylüler içinden bazılarının bizlere itimadı kalmamıştı.

Sonunda sakınca görmediğim anlaşmayı Muhtara verdim. Neşe ile imzalanan protokolden sonra köye döndük. Ertesi gün Köy içi hatları Etibank tarafından ihalesi verilen müteahhit tarafından yapılan elektriğimiz bağlanmıştı.

Ancak,Hançerlizade Çiftliğinin sahibi Mümtaz Bey taahhüt ettiği bin lirayı ödememişti.Defalarca Kahyayı yollamamıza rağmen ödemeyi yapmıyordu. Evinin tesisatını da yaptırmıştı. Ev tesisatlarını da Köy içi tesisatlarını kuran Müteahhit yapmıştı. Kendisine, Muhtarlık tarafından izin belgesi olmayan evlere elektrik bağlamaması tembih edilmiş, aksi takdirde paranın istihkakından kesileceği söylenmişti. Mümtaz Bey için ricacıların biri gidiyor, biri geliyordu. Bu arada :

-Çoluk çocuğun eline kaldık demiş. Bu söz, Muhtar ve İhtiyar Heyetini çok üzmüştü. Derken ricacı olarak Babam da gelmez mi  ?

-Çocuklar, Koskoca Köyün Beyine karşı yaptığınız saygısızlıkla haddinizi aşıyorsunuz dedi.

- Baba sen bu işe karışmasan iyi olur. Burada seni kıracak kimse yok ama, Koskoca Köyün Beyi dediğin, en çok araziye sahip, bin dönüm arazi sahibi Köyün Beyi, dün Bulgaristan veya Yugoslavyadan göçüp gelmiş Muhacirler biner lira taahhütlerini vermişlerken, Köyün asli sahibi Hançerlizade Mümtaz Beye “çoluk, çocuğun eline kaldık” diyerek hakaret etmesi yakışık alıyor mu ? O da çoluk çocuğun getirdiği elektriği yakmayıversin sözlerim üzerine:

-Haklısınız diyerek gitti. Uzaktan bir akrabalığı olan Kamil Sargın abi gelerek:

-Şimdi parası yok, harman sonu versin ricasında bulundu.

-Köyün Beyi için “kefil misin demek ayıp olacak ama, ödemezse bu parayı senden alırız diyerek bağlantı için izin verildi.              

İşin ilginç tarafı Hacı Raif’in gücü olmayan Köylü için verdiği paraları  alamamış, ama hiçbir zaman da takaza etmemişti. Evlere Elektrik bağlanırken katkı payı vermeyenlerin elektriği bağlanmıyordu. Hak sahibi olarak Hacı Raif’e her soruşumuzda bize ters-ters bakar, imkanı olsa herhalde getirir verir, bağlayın adamın elektriğini derdi.

Allahın izniyle mutlu sona ulaşmıştık. Türkiye’nin ilk elektrik bağlanan köyü olarak, bizden sonra bu işe soyunan köylerin ileri gelenleri, ziyaretimize gelir danışmalarda bulunurdu. Kendi hareket tarzımızı anlatır, kendi bünyelerine uygun usul, tarzı seçmelerini tavsiye ederdik.

Bundan sonra Köyün ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir “KALKINDIRMA DERNEĞİ” kurmuş ve köylünün nabzını tutmak için devamlı istişarelerde bulunuyorduk.

Emniyet DERNEKLER masasından gelen bir yazı ile Çekirge’deki daireye gittik. Kongremizi zamanında yapmadığımız için yasal takibe girdiğimizi ve cezalandırılacağımızı söylediler.

-Yoğun iş mevsimi sebebiyle kongre yapamadığımızı, en yakın zamanda yapmaya çalışacağımızı söyledik. Başkan olarak seçtiğimiz Hacı Halil Şahin’in oğlu Cemal Şahin ürkmüştü. Komiser:

-Bu derneği niçin kurdunuz ? sözü üzerine:

-Köyün sorunlarını çözmek üzere cevabımıza:

-Köyün sorunlarını çözmek size mi kaldı ? sorusuna

-Sorunları DEVLET çözer. Siz değil diyerek bizleri payladı.

Bir yılgınlık meydana gelmiş, çoğunluk lağvetme noktasında birleşmişti.

Ve sonunda lağvettik …!

Ülkemizdeki STK’ların (Sivil Toplum kuruluşları) niye bu kadar zayıf kaldığının tipik tipik bir göstergesidir bu hadise. Batı ülkelerinde ortalama her ferdin 6.1 derneğe üye olduğu göz önüne alınırsa durum çok çarpıcı olarak karşımıza çıkar. Beş altı yaşından önce dernek üyesi olunamayacağı nazara alınırsa, aslında faal nüfusun daha çok derneğe STK’ya üye olduğu görülür.

Bizde bazı dernekler, (hakikilerinden özür dileyerek belirtmek gerekirse) çatısı altında rahat kumar oynatılan “Kuş Sevenler” , Öğretmenler, Memurlar, Emekliler gibi isimlerle kurulmuşlardır. Batıda STK’ların çokluğu onlarda İSTİŞARE’nin ne kadar düzgün işlediğinin bir göstergesi değil mi ?

Bu Memlekete Komünizm lazımsa onu da biz getiririz diyen Ankara Valisi boşuna darbı mesel olmamıştır  

                          TAVUKÇULUK

*Köyümüzün elektrik sorunu çözüme kavuşmuş, rahatlamıştık. Babam, arada bir:

-Oğlum, ne duruyorsun, nereye müracaat edeceksen bir an önce işine başla diye sıkıştırıyordu. Bense:

-Çalışıyoruz ya Baba, daha ne yapacağım diyordum.

-Oğlum, git bir yere memur ol, hayatın düzene girsin diye ısrar ediyordu.

- Baba ben memur olmamaya yeminliyim. Serbest çalışacağım, beni fazla zorlama diyordum.

-Oğlum, ne demek memur olmayacağım?  Alem memur olmak için can atar, sen elinde fırsat varken niye bunu tepiyorsun,  aklından zorun mu var diye hayıflanıyordu.

Bursa’ya gittiğim bir gün, Ziraat Müdürlüğünün bir tavukçuluk kursu açacağını öğrendim. Hemen evraklarımı tamamlayıp müracaatımı yaptım. Babama, tavukçuluk kursuna başlamak için birkaç gün izin istedim. Bir pazartesi kursun yapılacağı Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosunun üst katındaki Ziraat Müdürlüğü salonuna gittim. Seksen civarında kursiyer vardı. Yeniden öğrencilik başlamıştı.

Kursu veren Ziraat Müdür Muavini iyi bir eğitimci olarak, dersi, dikkatimizi çekecek şekilde sorular sorarak yürütüyordu. Çoğunluğu teşkil eden köylüler, Hocanın sorularına muhatap olmamak için nerdeyse sıraların altına saklanacaktı.

Tavuklar ne zaman yumurtlar, ne zaman yumurtadan kesilir sorularına ben, yanı başımdaki bir eczacı ve bir doktor cevap veriyorduk. Baharda yumurtlayıp, haziranda yumurtadan kesildiği ortaya çıktıktan sonra, hepimizi şoke eden bir soruyla şaşırdık:

-Tavuklar, inek midir, yoksa köpek mi sorusuna bir tek ben parmak kaldırmıştım.

-Ne inektir, ne de köpek cevabıma:

-Tersinden bildin dedi. Şaşırmıştım.

- Türkiye’de en çok yumurta nerede üretilir sorusuna yine ben parmak kaldırmıştım.

-Herhalde Karadeniz yöresinden olsa gerek, çünkü İstanbul Yemiş iskelesine Tabut tabir edilen saman tabakaları içine dizili yumurta sandıkları Karadeniz takaları ile gelirdi dedim.

-Doğru, ama niçin Karadeniz yöresi sorusu cevapsız kaldı.

-Arkadaşlar, demin sorduğum –tavuk inek midir, yoksa köpek mi- sorusunun cevabı burada işte diyerek hepimizin dikkatini toplamıştı.

-Tavuklar hem bitkisel, hem hayvansal protein almak zorundadır. Bu yüzden, baharda topraktan aldığı solucan, çekirge, kurbağa gibi hayvani proteinli besinlerle yumurtlar, bunların kalmadığı haziran ayından itibaren de yumurtadan kesilirler. Karadeniz Bölgesinde ise, satılmayıp elde kalan balıkların atıldığı yerlerde yiyen tavuklar hayvani proteini bol bulduğundan yumurtaya devam ederler. İkinci Dünya Harbinden önce Avrupa’nın yumurta ihtiyacı Karadeniz yöresinden giderdi. Harp yıllarında Pazar daralıp küçülünce, Karadenizli de tavuk yetiştirmeyi bıraktı. Bu gün ülkemizdeki yumurta sıkıntısının sebebi de buradan kaynaklanıyor.

Bu arada birinci ders bitmiş, teneffüs zili çalmıştı. Hoca, beni işaret ederek, gel dedi. Arkasından gittim. Odasının kapısını açarak içeri buyur etti. Gel seninle bir kahve içelim deyince şaşırdım. Ben öğrenci o ise Hocaydı.

-Buyur,buyur diye yer gösterip, kahveyi nasıl içtiğimi sorup, şekerli cevabımdan sonra odaya giren müstahdeme, iki şekerli diyerek sorularına başladı

-Hangi Köydensin

-Panayır Köyünden cevabım üzerine:

-A demek Marem’in (Muharrem) köyünden deyince:

-Babam olur, çünkü köyde tek Muharrem isimli kişi Babamdır dedim.

-Bak bu işe fazla soyunma ikazına bilgiçlik taslayarak. Yumurta. Tavuk eti, çok karlı gibi zırvalarım üzerine:

-Ben bunları bilmiyor muyum? Deyince utandım.

-Yumurta çok para azizim. Yem yirmi kuruş yumurta elli kuruş Bir yumurtaya iki buçuk kilo yem alıyorsun, bu kara herkes koşacaktır

BU MİLLETE PARANIN UCUNU GÖSTER, YETİŞTİRMEYECEĞİ ŞEY YOKTUR.

Cahil biri olsam, adama evliya diyeceğim; iki yıl sonra iş tersine döndü, yumurta on sekiz kuruşa indi, yem elli kuruşa çıktı.Neredeyse bir kilo yem alabilmek için üç yumurta üretmemiz gerekiyordu.Yer gök tavuk çiftliği dolmuştu. Piyasa tıkanmış, yumurta satılmaz olmuştu……….

 

Bu arada bir kaza geçirmiş, tavuk çiftliğinin binasında kullanmak üzere kesilen kavakların taşınması sırasında kavakları zincirle çekerek taşımaya çalışan, Hacı Raifin torunu bir yanlış hareketle traktörü sola devirmiş, sol tarafta tamponla şoför koltuğu arasında olduğumdan ben atlayamamıştım. O daracık yerde nasıl canlı kaldığıma hala hayret ederim. Öldürmeyen Allah öldürmez derler ya. Kimin, nasıl hastaneye getirdiğini hatırlamıyorum. Sağ kolum üç yerinden kırılmış, Sol dört kaburgamda kırıktı. Doktorum, ketum biriydi. Hiçbir şey söylemiyor, başımı bekleyen Anacığım kahroluyordu. İki kişilik özel bir odaya aldırmışlardı. Diğer hastanın doktoru her gelişinde benim de hatırımı sorardı. Bizimki asık suratıyla gelirdi tabelaya bakar,çeker giderdi. Adam, sanki robottu. Daha birinci günden başlayarak, devamlı hıçkırıyordum. Sonunda :

-Beni buradan çıkarın diye yalvarmaya başladım. Sonunda çıkardılar. Dışarıda herkesin aspirinci Doktor dedikleri Tahir Alyanak isimli doktora götürdüler. Derdimin hıçkırık olduğunu söyleyerek hıçkırığımı kesmesi için yalvardım.

Hıçkırık  mühim değil, hıçkırığa sebep olan sebebi bulmak için Hastaneye yatman gerek deyince isyan ettim.

-Ben o hastaneden kaçtım.Bir daha oraya dönmem diye tutturdum ve Doktorumun adını vererek beni nefret ettiren hareketlerinden bahsettim.

- İyi de ben seni ona değil operatör Nurettin Çelikaksoy’a göndereceğim dediğinde, özel odadaki hastasına gelişlerinde benim de hatırımı soran doktor olduğundan:

-Bak ona giderim dedim.Hemen Nurettin beyi aradı ve

 - Acil bir hasta gönderiyorum, ilgilenirseniz sevinirim dedi. Doğrudan hastaneye gittik. Nurettin Bey beni tanıdı ve taburcu olmuşsunuz, hayrola gene ne oldu dedi. Tahir Beyin mektubunu verdim. Okudu ve bu gece tetkikleriniz yapılsın, yarın Tahir Beyle bir konsültasyon yapar, gereğini yaparız dedi.

Yirmi dört kişilik bir salona yatırmışlardı. Gece o günkü ameliyat ettiği hastaları görmek üzere gece yarısı gelen Nurettin Bey daha evvel ameliyat ettiği hastalarından biri yalvarıyordu.

-Doktor, ne olur bana bir o…..ruk iğnesi yap

- O…ur  deyince de.

-Sana mı soracam be adam o…ramıyorum diye isyan etti. Bütün salon gülmekten kırılıyordu. Vakıa Behçet’in kendi de gülüyordu ama, dikiş yerleri zorladığından :

-Gördün mü yaptığını, şimdi dikişler atacak, tekrar terzilik yapacaksın, hem sana hem bana yazık. Alt tarafı bir iğne yapsan da kurtulsak diyordu. Doktor,

-Şuna bir lavman yapın diye yanındaki görevlilere talimat verince, Behçet tekrar delirdi.

-Be adam ben senden cu…… çü…istemedim o…ruk iğnesi istedim diye bağırıyordu.Nurettin Bey hastalarıyla çok samimi olunca, hastaları da ona çocuk gibi nazlanıyorlardı. Görevliler de o gece nasıl yaptılarsa Behçet’e istediği iğneyi yaptılar

Ertesi günü Doktor Tahir bey de gelmiş ve çekilen röntgende kolumun kırıkları görülmüş, ancak onlara göre kol mühim değildi. Sol kaburgalarımın kırılmasından meydana gelen kanama kaburgaları tutan zarları doldurmuş iltihaplanma başlamıştı. Bu kanın alınması gerekiyordu. Nurettin Beye göre basit bir operasyondu.

-Ne lüzumu var kendi kendine geçer diyordum. Siz benim hıçkırığımı kesin diyordum. Doktor Tahir.

-Hıçkırık kolay iş beriki mühim, eğer iltihap işi çözülmez de ciğerlere sıçrarsa sonra kaburgalarını tek tek sıyırmak gerekir. Hıçkırık basit bir korku hadisesi deyince:

-Ben korkmadım diye itiraz ettim.

- Bak evladım insanlar korkar. Mısırlıların meşhur bir sözü vardır: Üzülme diyeceği yerde mideni yorma derler. İnsanlar, ürktüğü veya ani korkularda sinir sistemi mideyi harekete geçirir. Bana geldiğin ilk anda ben bunu biliyordum, ama kaburga konusundan kuşkuluydum. Seni başka türlü hastaneye yatıramazsam, bu yaşında seni ölüme terk etmiş olurdum. Merak etme, Nurettin Bey kaburga işini de yarın halleder, buradan sapağlam taburcu olursun dedi.

Ertesi gün güçlü kuvvetli iki sağlık elemanıyla ve koskocaman kırklık bir şırıngayla gelen Nurettin Bey kaburgayla zar arasına girdiği iğneyle dört buçuk şırınga, adeta siyahlanmış kanı almıştı. Cidden çok acı veren bu operasyon sırasında adeta ciğerlerim cımbızla çekilmiş gibi sancımıştı.  

Birkaç gün sonra çekilen röntgende herhangi bir kan pıhtısı kalmamıştı. Kaburgalarım için göğsüm sıkı sıkı bandajla bağlanmıştı. Anacığımın ağzıma verdiği birkaç çilekten sonra da hıçkırığım birden kesildi. Bir hafta sonra ziyarete gelen Tahir Alyanak, geçmiş olsun demiş ve beni dinlediğin ve vicdan azabından kurtardığın için sana teşekkür ederim demişti….

Çocuklarımın Camili Dede dedikleri ve Demirtaş Nahiyesindeki evini satıp, Peygamber soyu Emir sultan Hazretleri, Emir Buhari’nin yanında oturmak için gelen dayımı ziyaret için mezarlar arasında yürürken mezar taşına rastladığım Doktor Tahir Alyanak’a bir Fatiha okumak nasip oldu. Hala oradan geçerken (herkesin aspirinci dediği) bu mesleğinin erbabı Doktoru ziyaret etmeden geçemem.Allah rahmet eylesin…….  

Kırık kolum için götürdükleri bir kırıkçı kolumu sarmış ve iki ay öylece kalmasını tenbih etmişti. Sağ elim şişmiş, bileğim ise temelli incelmişti. Kolumu kullanamıyor, sol elle yemek yemeği bile beceremiyordum. Harun Kahyanın büyük torunu Nihat Biçen bir gün:

-Seni Kuşçu Hasana götüreyim, bir kırık bu kadar zamanda iyileşirdi dedi. Bezmiştim. Beraberce gittik. Nihat Biçen de kanarya meraklısıydı. Hasanla kuşçuluk sebebiyle tanışıyorlardı. Hasan, sıra bekleyen Hastaları sebebiyle bizimle meşgul olamamış,

-Bu gün çok yoğunum, arkadaş yarın gelsin veya öğleden sonraya kadar beklemesi gerekir dedi. Ayrıldık. Ben ertesi günü gelip hastalara baktığı odada sıramı beklemeğe başladım. Duvarda Menderes’in bir resmi vardı. Odaya giren Kuşçu Hasan’a:

-Kardeşim, bu resmi buraya asarak, bizleri ağlatmak mı istiyorsun diye takıldım.

-Ne o sen de mi onu sevenlerdensin dedi ve bana özel bir ilgi gösterdi. Kolumdaki sargiyı çözüp, omzumdan parmakların ucuna doğru kolumu sıvazladıktan sonra, omzumun altındaki kırık ve dirseğin hemen altındaki iki kemiğin birinin çatlak, birinin kırık olduğunu, ancak omuzun uzun süre hareketsiz kalmasından kürek kemiğinin kireçlenerek yapıştığını, kırılması gerektiğini söyledi. Ürkmüştüm. O kadar zor değil demiş ve ani bir hareketle kolumu yukarı kaldırıvermişti. Atik biriydim. Hemen kalkmış ona yapmak istediği fırsatı vermemiştim. Tam o sırada aceleyle getirilen bir çocuğa bakarken benim de merakla çocuğu takip ettiğimi gözlemiş, şimşek gibi dönerek ayağını göğsüme dayayarak kolumu yukarı kaldırarak kürekteki kireci kırıvermişti.

-Ne yaptın Hasan kolum yeniden kırıldı galiba deyince, gülerek:

-Orası öyle kolay- kolay kırılmaz  Duyduğun kırılma sesi kürek kemiğindeki kireçlenmeydi. Şu çocuğun işini  halledelim de sonra senin kolunu sararız dedi.

Alabalık yağı ile yağladığı kolumu saran Hasan’ın yanından  ayrılırken borcum ne sorusuna,

-Herkes gibi gönlünden ne koparsa at o kutuya dedi.

 İlk defa o gece rahat ve sancısız bir uyku uyudum. Sağ elimi kullanabiliyor, elimi ağzıma götürebiliyordum. Elimdeki şişlik inmiş, ancak küçük parmağımın yanındaki parmağımın avuç bağlantısında bir kemik sancıyordu. Erkenden Kuşçu Hasan’a damladım. Gülerek:

-Onlar basit iş diyerek parmağın kıvrım noktasına basarak sancı yapan kemiği yerine oturtmuştu. Sonra avucuna aldığı elimi ovalayarak hareketsizlikten meydana gelen kireçlenmeleri de kırmış, elimin rahatlamasını sağlamıştı. Adamın sanki ellerinde röntgen vardı. Esas bundan sonra seni en çok zorlayacak olan dirseğindeki kırık demişti.

-Dirseğimde kırık yok itirazıma gülmüş,

- Bundan sonra yağmur yağacağını iki-üç gün önceden dirsekteki bu kırık sana haber verecek demişti.

Dediği oldu. O günden beri bazen üç gün önceden yağmur yağacağını veya hava değişikliğini hissederim………     

 Ziraat Müdürlüğünün önderliğinde tavukçuluğun içine düştüğü çıkmazı görüşmek üzere bir toplantı tertip edilmiş, Ziraat Müdürlüğünün altındaki (Eski Halkevi Müsamere salonu) 800 tavukçuyla hınca hınç dolmuştu. Divan heyetine o günlerde hürriyetine kavuşup yeni teşekkül edilen Ziraat Odaları yönetimine seçilen eski Demokrat parti Millet vekili Sadettin Karacabey  başkanlık ediyordu. Nasıl bir çözüm sorusuna, Sadettin Karacabey, Kooperatifçiliği tavsiye ediyordu. Başka fikri olanlar arasında ben söz alarak, Kooperatifçiliğin ülkemizde kanayan bir yara olduğunu müteselsil kefaletin milleti bezdirdiğini söyleyerek yerime oturdum. Sadettin Karacabey yeniden konuşarak, Kooperatifçiliğin dünyadaki başarılarından bahsederek, ülkemizde de bu başarılara ulaşabileceğimizi ısrarla vurguladı. İkinci söz hakkı için kürsüye davet edildiğim yerden.

-Sadettin Bey gibi bir söz ustasından sonra benim konuşmamın bir faydası olacağını sanmam. Onun için karara geçilmesi uygun olur dedim. Salonun nerdeyse tamamı kooperatifçilik için el kaldırdı. Karardan sonra Sadettin Bey tekrar kürsüye gelip:

- Ben bu işe Salih Mert’in katılmasını teklif ediyorum. Lütfen kendisini bu harekete teşvik etmenizi rica ediyorum sözleri üzerine salon adeta alkışlardan yıkıldı. Kürsüye gelerek:

-Sadettin Beye ve Heyetinize teşekkür ederim, ama muvaffakiyetine inanmadığım bir teşkilata benim bir faydam değil, zararım olur. Yoksa kendisine ve sizlere muhalefetim, saygısızlığımdan dolayı değil.

Sadettin Karacabey hala ısrar ediyor ve beni hiç olmazsa kuruluş aşamasında yardım etmek için bastırıyordu. Salon ayaklanmıştı. Sonunda, faydam olmadığı anda ayrılırım sözüyle teklifi kabul ettim.

Bir hafta sonra, Bursa Merkez Tavukçuluk Kooperatifine bağlı, Karacabey, M.kemal Paşa ve İnegöl tavukçuluk kooperatiflerini kurduk. Eski Saman Pazarının altında yeni yapılmış bir binanın alt katında büyük bir salon halindeki yeri tuttuk. Merkezden ve bağlı kooperatiflerden gelen yumurtalar burada haftada bir müzayede yoluyla pazarlanacaktı.

Yeni bir sistem geliştirmiş, yumurtaları elle tasnif ederek, kilo ile satışa sunacaktık. Ancak, küçük ve büyük gramajlarda kilo fiyatı düşüyor, normal boylarda yükseliyordu. Her hafta İstanbul’dan gelen bir alıcımız en iyi müşterimizdi. Her seferinde bütün normal yumurtalarımızın tamamını alıyordu.

Sadettin Karacabey haftanın üç günü Ankara’da teşkilatlanmaya çalışan Türkiye Ziraat Odaları Başkanlığına seçilmiş, bütün işi başıma yıkmıştı. Bu arada , Dinçsoy çiftliği sahibi Ali Muhittin Dinçsoy, haber yollamış. Ortak olmak istediğini, yumurtalarını almamızı rica etti. Kiralık yumurta toplama pikabı ile gittik. Yumurtalar, viyollere karışık dizilmiş, küçük piliç yumurtasıyla, iri yumurtalar karışık dizilmiş ayrıca kırık ve çatlaklar da konmuştu.

-Bu şekilde almamız mümkün değil, ama gelmiş bulunduk biz de şoför arkadaşla yardım ederiz bir eleman verirseniz, düzenler götürürüz dedim. Sekiz viyol çatlak ve kırık yumurta çıkmıştı.

-Siz bunları lokantalara satarsınız. Alın götürün deyip duruyordu. Hem Sadettin Beye söyleyin böyle kiralık arabayla olmaz, size Dodge veya De Sato kamyonet vereyim diyordu. Ardından kırıklar için bastırıyordu.

-Bizim daha bunları pazarlayacak lokanta ve yerlerimiz yok. Belki ileride olabilir derken :

-Bey seni telefondan bekliyorlar deyince,

-Ben bunları ne yapayım diye sızlanıyordu. Bakın bunca elemanınız var, verin onlara sözümü duymamıştı bile.

-Ertesi hafta gittiğimizde yine aynı durumla karşılaştık. Gelmişken düzenleyelim, alalım dedim. Yine aynı teraneleri söylüyordu. Canım sıkılmıştı ama, gelmiştik bir defa. Sineye çekip düzenleme yaptık. Yine 7-8 viyol kırık-çatlak çıkmıştı.Yine telefona çağırıyorlar diyen adamına bir haftadır bekleyen eski kırıkları göstererek.

Alın bunları yiyin dedi. Biraz uzaklaştıktan sonra kıpkırmızı kesilen adamı, beni hayrete düşüren bir sesle:

-Piç-piç ne olacak. Bundan daha ne beklenir ki ? diyerek homurdanıyordu. Ben bu sözlerle kulaklarıma kadar kızarmış, şaşkınlıktan dona kalmıştım. Bir işçinin patronuna bu kadar kin beslemesi hoş değildi.

Araba teklifini Sadettin Beye aktardığımda, yüzü ekşimiş bu adama bulaşmaya gelmez, tanımadığınızdan gitmişsiniz. Bir daha gitmeyin dediğinde, kırık yumurtaların eskilerini alın yiyin dediği adamının halini anlatınca:

-Günü gelince öğrenirsiniz. Benden duymanı istemem diye üstü kapalı konuştu………..

Sadettin Karacabey, Ülkemizdeki Nato üslerindeki birliklerin ihtiyacı olan yumurta ihalesi için beni de o günlerde ODTܒdeki ziyareti sırasında arabası yakılan ABD elçisi COMMER’ götürmüştü. Elçi bizi ilgiyle dinlemiş ve:

-Neden olmasın, ancak ben Alfred’e kırk, Jorg’a elli gramlık yumurta yedirmem. Hepsi ya kırk veya elli gram olmalı. Bunu başarabilirseniz derhal alalım demişti. Böylesine sağlıklı bir yapımız olmadığından o işe giremedik.

Ankara dönüşünden birkaç gün sonra, Kooperatif merkezine bir müfettiş geldi ve defterler ve hesaplar için beni sıkıştırmaya başladı.

-Yeni kuruluşuz, konu açıklığa kavuşmadığı için daha defter ve hesap işlerine vakit bulamadık. Her halde halimizden anlarsınız sözlerime:

-Olmaz öyle şey, Tarım Satış Kooperatifleri Kanun ve Tüzüklerine göre suç işlemiş durumdasınız. Derhal faaliyetinizi durduracaksınız diye ültimatom verdi.

-Beni buraya getiren Sadettin Karacabey geldiğinde kendisine söylersiniz. Sizi dinlemem mümkün değil diyerek diklendim. İki gün sonra gelen Sadettin Beye anahtarları  vererek:

-Ben başıma gelecekleri başından biliyordum. Sizin pek methettiğiniz KOOPERATİFÇİLİĞİN sonu işte bu olur. Verdiğim emeklere yanmam, ama milletin ümitlerinin yıkılmasına yanarım. Kooperatifçilik ülkemizde bir nevi kast sistemi gibi çalışıyor. Buraları kooperatifçilik oyuncularının müsamere salonu olmuş. İlk defa kurulan nizamını, yöntemini, daha belirlemeye çalışan Tavukçuluğun kuruluşunda ayak oyunlarına başlayanlarla baş etmek mümkün değil. Birkaç gün sonra buraya kendilerinden birini tayin ettirir, Devletin sübvansiyonlarıyla KOOPERATİFÇİLİK orta oyunu oynamaya devam ederler demiştim.

Dediğim kısa sürede gerçekleşti. Üyelerimizden yumurta başına kestiğimiz, birer kuruşluk aidatlar yanında, Devletten aldıkları sübvansiyonlarla – hiçbir iş yapmadan- iki yıl süslü koltuklarda müdürlük yapan bir adam Birliğin ve Bağlı kooperatiflerin yıkılıp gitmesine sebep oldu…………….

İstemediğim halde, Sadettin Karacabey’in zorlamasıyla girdiğim bu işi, yine de en iyi bir şekilde yürütmeğe çalışmıştım.

Yumurtacılıkta, tasnif, kilo ile alış ve ihale ile satış sistemi oturmuştu. Sermaye yetersizliğinden iyi bir atılım yapamamıştık.

Bin, iki bin tavuğu olanla iki yüz tavuğu olana aynı oy hakkı veren kooperatif anlayışında küçüklerin zarara sebep olacak kararlardaki tesiri, büyükleri küstürüyor, alternatif çarelere sürüklüyordu. Haftada beslediği 200 tavuktan  en fazla 850 yumurta veren küçük tavukçu yanında iki bin tavuk besleyen büyük tavukçu teslim ettiği 11 000 yumurta için yüz on lira sermaye payı öderken küçük tavukçu, sekiz buçuk lira sermaye payı ödüyor. İş oy vermeğe geldiğinde, EŞİTLİK aranıyor……..

Bu arada bazı hastalıklar türemiş, hastalıkları önlemek için aşırı ilaç kullanımı yüzünden piliçler erken yumurtaya giriyor ve yumurtlama sırasında gagalamalarla çiftliklerde KANİBALİZM –birbirini yeme hastalığı- çıkıyordu. Dört bölüm olan kendi çiftliğimin bir bölümünde bu hastalıktan her gün birkaç piliç zayiatım oluyordu. Devamlı ilaç aldığım bir ilaç temsilcisi:

-Abi sana bir şey söyleyeceğim, ama benden çıktığı anlaşılırsa benim, Veterinerliğim biter dedi.

-Beni tanıdığına göre sır çıkmayacağını bilirsin. Söyle bakalım dedim. Doğruca bir eczaneye gittik.

-Bize beş litrelik balık yağı ver dedi. O sıralar Japon balıkçıların balina avı bütün dünyanın gündemindeydi, ve balık yağı çok ucuzdu. Çiftliğe gidip balık yağı ile yaptığımız karısımı yemliklere dağıttık. İştahla yiyen piliçler çok güzel beslenmiş, 113 günde yumurtaya giren birinci bölümden sonra yumurtaya giren balık yağ takviyeli gurup 125 günde yumurtaya girmişlerdi. Ben bir daha kanibalizmle karşılaşmadım. Aslında Tavukçuluk Hocamın derslerinden konuyu çözmem gerekirdi.

Ama, benimki zorlama akıldı. Veteriner ise mesleğinin erbabıydı. Bizim piliçleri hastalıklara karşı dayanıklılık kazandırmaya çalıştığımız ilaçların kilosu 18 000 lira, balık yağı ise beş lira idi………..

Üstelik o ilaçlar sebebiyle erken yumurtaya giren piliçler kanibalizme yol açıyordu.

Artık balık yağı çok pahalı. Onun yerine dahilde çok ucuzlayan zeytin yağı en ucuz enerji maddesi. Üstelik çeşitli yağ asitleri ve vitaminler yönünden çok zengin. Gerek etçiler, gerek yumurtacılar yönünden mükemmel bir kaynak. Varil fiyatı, kilosu şu anda dört lira…………..

Büyük baş hayvancılıkta bile kullanılacak bir materyal olarak hayvancılara tavsiye ederim. Bilhassa gelişme devresinde gerek dişi, gerek erkek danalarda iyi netice vereceğini sanıyorum. Damızlık boğa spermlerinde denemeleri yapılmalı. İşin meraklısı birkaç kişiye bunu tavsiye edeceğim.

Can Baklacı’ya konuyu açtım. Matlı Yem’le konuyu tartışalım dedi. Özer oğlum Serdar’ın ortaokul arkadaşıydı. Babaları Ömer Matlı ile iyi görüşürdüm. Çiftliklerinin ilk kuruluş yıllarında önünden geçmiştim. Veteriner Yusuf Yel  Bursa milletvekili Önder Matlı’dan övgüyle bahsederdi.

 

 
     

 

……………