Ana Sayfa

BERBER ÇIRAĞINA KİM GÖNÜLLÜ TRAŞ OLUR?



Görmek için sevmek:

Kendi evime götürmek için, uzun yalvarmalarıma sonunda peki diyerek bir o kadar da hazırlanmasını beklediğim Anamı arabama bindirip yola çıktım. Biraz da geç kaldığım için hızlı gidiyordum. Birden, ben bu fabrikanın önündeki çiçekten isterim dedi. Doksan kilometre hızla giderken hangi fabrikanın önündeki çiçekten bahsettiğini bile anlamadım. O hala dön o çiçeği göstereyim deyip duruyordu. O süratte bir çiçeği görebilmek için ancak onun kadar çiçek delisi olmak gerekir diye düşündüm.

Bakmak görmek değildir:

Bir ara arabamı tamir ve bakıma bırakmış, bir hafta kadar arabasızlığın sefasını sürmüştüm. Bir sabah yaya yürümenin zevkiyle sağa sola bakınırken –ortaokul ve lise sıralarında- bilardo oynamak için gittiğimiz Setbaşı Köprüsü’nün bitişiğindeki Mahfel’i sanki yeniden bulmuş gibi şaşırdım. Halbuki senelerdir günde en az –iki sefer eve gelir giderken – önünden geçtiğim halde farkında olmadığım Mahfel daha yıkılmamıştı.

Görmek için dikkat gerekir:

Sanırım lise ikinci sınıftayken Resim ve Müzik derslerinden birini seçmemizi istemişlerdi. İkisinde de zorlanıyordum. Sesim karga gibi, kulağım notaları fark edemeyecek kadar duyarsızdı. Hala da çok şikayetçi olduğum yazım, doktorlarınkine rahmet okutacak kadar berbattı. Bu durumda resmi tercih etmem de pek akıllıca sayılmayacaktı. Ancak, sınıf öğretmeni de olan resim hocamız Müeyyet Bey babacan ve karşısında en rahat konuştuğumuz kimseydi. Durumumu anlatarak fikrini sordum. Müzikte kulak hassasiyeti mühimdir. Ancak, resimde güzel çizmek şart değildir. Üstelik biz resim dersinde resim öğretmeyiz ki ! Nesnelerin ve tabiatın aynını yaptıktan sonra resme ne lüzum var. Fotoğrafını çekersin olur, biter. Biz resim dersinde bakmayı, görmeyi yani dikkati öğretiriz demişti. Hocamın resim dersine bakışı bu sebeple hiç aklımdan çıkmaz.

Hüküm için görmek:

Aileye gelin gelen bir Veteriner kızımız, sohbet sırasında Köy gençleri çok tembel, eskiden sabahları meraya bir koyun, bir de sığır sürüsü çıkan Annemin köyünde şimdi Büyük Dayımın iki ineğinden başka hayvan kalmamış. Tabii ki etin kilosu on iki milyona, sütün litresi –sokak sütçüsünde bile-altı yüz bin liraya çıkar diyordu. Mesleğini devamlı köylü ile icra edecek bir veterinerin et ve süt fiyatlarını köy delikanlılarının tembelliğine bağlayacak kadar basit görmesi bizdeki Üniversite eğitiminin seviyesini ve kalitesini göstermesi bakımından manidardır.

Görmek için eğitim:

Cumhuriyetten önce de eğitim için dışarıya öğrenci gönderilmiştir. Belki de Cumhuriyet döneminin ilklerinden olan bir Ziraatçi yıllar sonra Türkiye’ye gelen bir Amerikalı arkadaşı ile buluşmasını anlatmıştı. Okul arkadaşlığının verdiği samimiyetle uzun saatler şakalaşıp hatıralarla eskileri yad ettik. Bir firmanın temsilcisi olarak Türkiye’ye geldiğini, işinden memnun olduğunu anlattı ve benim durumumu sordu. Kendi çiftliğimde çalıştığımı anlattım. Yetiştirdiğim otuza yakın mahsulleri saydığım zaman gözleri adeta yuvalarından fırlamış ve daha önce rahat ve laubali oturuşunu değiştirerek Sen büyük ilim adamı olmuşsun diyerek neredeyse beni fuzuli meşgul ettiğini düşünerek gitmeye bile kalkıştı. Tek veya birkaç mahsul gelirine güvenilemeyeceği için çeşitli mahsul ekmek zorunda kaldığımı, yetiştirmede de köylüden pek farklı olmadığımı zor anlatmıştım, demişti.

Eğitimde ihtisas:

Mesleğinin erbabı bir veterineri, zamanın Tarım Bakanı ihtisas için Amerika’ya gönderir. İhtisas yapacağım Üniversiteye kayıt için gittiğimde,bölüm adı sorulduğunda TAVUKÇULUK cevabına etraftakiler gülerek ŞARKtan bir dahi daha geldi,tavukçuluğun otuz beş bölümünü birden okuyacak dediklerinde hayatımın en büyük utancını yaşadım diye anlatırdı.

Birkaç ay evvel hayvancılıkta gittikçe yaygınlaşan silaj teknikleri konusunda bir tohum şirketinin tertip ettiği panele –adamdan sayarak- bendenizi de davet etmişlerdi. Slayt ve filmlerle desteklenen panel, işlerinde başarılı ve öğrenmeye hevesli çiftçiler tarafından ilgiyle takip edilmişti. Panelin sonuna doğru civar vilayetlerden birinin –mevkiinin ehli olduğu anlaşılan – bir Tarım İl müdürünü konuşmacı olarak kürsüye davet ettiler. Vilayetinin büyükçe ve üretimde temayüz etmiş bir köyüne yaptığı bir geziyi anlattı. Büyük ve çok güzel tefriş edilmiş köy kahvesine girdiğimizde selamımıza, okey oynadıkları masadan başlarını çevirerek karşılık veren delikanlılardan kimse kalkıp yanımıza gelmedi diyerek,delikanlıların ilgisizliğinden şikayet etti

. Birebir sohbet sırasında, gençlerden ne bekliyordunuz ki ? Yılın üç yüz altmış beş gününde otuz beş gün işi olan, kalan üç yüz otuz gününde vaktini nasıl değerlendireceğini öğretmediğiniz hububat köylüsünün pişti, altıkol iskambil, okey ve asparagas televizyon programlarıyla, RESİMLİ gazetelerden başka neyi var ki? Siz evvelce neyi öğrettiniz de ikinci gelişinizde birincinin şevkiyle sizi ayakta karşılasın ? Köylü kendisine bir şey öğretene medyundur. Ancak, hava almak, karpuz-kavun yemek, süt ayran içmek için köy ziyaretlerine çıkan, dağarcıklarında öğretecek bir şeyler bulunmayan görevlilerden de bıkmıştır.

İyi bir bürokrat olan Babasına yapılan haksızlığa dayanamayarak, yaşanmaz bu ülkede diyerek – doktorasına rağmen – Amerika’ya gidip sıradan bir işçi olarak girdiği gıda şirketine kısa zamanda genel müdür olan genç, şirketim beni gene de yılda iki sefer eğitime gönderiyor demişti.

Baştan beri verdiğim misaller –bazılarınca- hikayetül Arabiyye kabilinden görülebilir. Maksadım bir konuya dikkatinizi çekmek, yani görmenizi sağlamaktır. Anamın doksan kilometre hızla giden arabadan gördüğü ÇİÇEĞİ görebilmek için onun gözüyle bakmak gerekir.

Ülkemizde tarımı ve köylüyü görebilmek için ona bakmayı, görmek için bakmayı anlatmaya çalışıyorum. Doğru veya yanlış, konuyu benim gözümle görmeniz için bir de benim GÖZLERİMLE bakmanızı istiyorum.

Köylerde berber çıraklarına köyün delisi konu mankeni olur ve ufak tefek kesiklere ses çıkarmayan konu mankenleri ileride köyün yeni berberinin muteber müşterisi olurlar. Bazen, çıraklara cesaret aşılamak isteyen veliler de çıkabilir. Normal insanların çırağa tıraş olabilmeleri için bırakın çıraklığı, kalfalık döneminin bayağı ilerlemesi gerekir.

Berberlik için bunca hassasiyet alt tarafı bir-iki çizik, kan taşıyla dindirilen ve arada bir pamuk tarlasına dönen kesikler yüzünden değil mi?

Gelelim madalyonun öbür yüzüne: Çiftçilik berberlikten basit mi ki ? Rahmetli Babamın çiftçiliği basit görenlere söylediği bir söz vardı : Çiftçilik mi ? çok kolay, savur savur at ambara ! Madem öyle, Avrupa’da nüfusun % 5’i, Amerika’da % 1,8’i kendi halklarını beslerken bizde nüfusumuzun % 48’ini teşkil eden köylümüze rağmen kuru fasülye, mercimek, nohut, buğday, süt tozu, et ve et mamulleri ithal ediyoruz ? Dünya fiyatlarının çok üzerindeki fiyatlara rağmen geçinemediğinden kaçak yollarla gavur memleketlerine gitmeye çalışan köylülerimizin bu hareketlerini nasıl izah edeceğiz ?

Cumhuriyetin ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapıldı. Geriye doğru hesaplamalarla Kuruluş yılı 1923’te nüfusumuzun 11 milyon, çiftçi nüfusumuzun ise %82 ile 9 milyon olduğu görülür Yani, zavallı Afganistan’ın bu günkü nüfus yapısı gibi. Ancak, % 82 nispetten % 48’e inmesine rağmen toplamda, 9 milyondan 33 milyona çıkmışız. Yani köylü nüfusumuz neredeyse dörde katlanmış. Bu demektir ki mevcut arazi dört misli küçülmüş. Bazılarına bu bakış açısı DELİ BAKIŞI görülebilir Senelerdir konunun üzerinde ısrarla durduğum için adımız zaten deliye çıktı.

İstatistik için -bazen.- ilmi kılıf giydirilmiş yalan da denilmiştir. Ama erbabınca yalancı kılıf giydirilen istatistikler çırılçıplak soyulabilir. Geçenlerde bir gazete haberine göre ülkemizdeki traktör adedi 1 160 000’i bulmuş. Görünüşe göre tarımımızın gücünü gösteren muazzam bir rakam. Ben ise çocuklarımdan utanmasam bu haberin üzüntüsünden neredeyse oturup ağlayacaktım. Bu fakir ülkede neredeyse uçan kuşa borçlandığımız günlerde işlenebilir araziye 300 bin traktör yetecekken neredeyse dört misli traktöre yatırım yapılması savurganlık değil mi ? Traktörü alan köylünün parası seni niye ırgalıyor ki diyenler de çıkabilir. Evden kahveye giderken, birbirleriyle yarışırken, kamyon yerine inşaat malzemesi taşırken, otobüs gibi yolcu taşırken kullanılan traktörün mazotu bu ülkenin döviziyle alınmıyor mu ? Traktörün kendisi –bir kısmı dahilde yapılsa bile- dışarıdan dövizle gelmiyor mu ?

Kaldı ki traktörün kendisiyle iş bitiyor mu? Traktöre bağlanan ekipman ağırlığı AB ülkelerinde otuz ton, ABD’de elli ton iken bizde maalesef üç tonu geçmiyor. Bu da gösteriyor ki verime tesir eden traktör sayısı değil, traktöre takılan ekipmana bağlıdır. Gene de 18 milyon Avrupa çiftçisinin 350 milyon Avrupalıyı , 5 milyon Amerikalı çiftçinin 270 milyon Amerikalıdan başka 500 milyona yaklaşan dünya nüfusuna buğday, mısır, pamuk, pirinç, soya, bakliyat ve hatta tütün satmasını kendi kendine bırakıldığı zaman hiçbir şey yapamayacak makine yığınlarına bağlayamayız. Öğle olsaydı bizdeki 800 bin fazla traktör de iyi kötü bir şeyler yapardı! Üretime kıyasladığımızda bizdeki traktör parkı teknoloji mezarlığı sayılmaz mı ?

Alt tarafı bir- iki çizik için berber çırağının önüne oturmaktan sakınan akıllı insanlar, ömründe berber çırağı kadar bile eğitim görmemiş çiftçinin yetiştirdiği mahsulleri nasıl yiyebiliyorlar ki ? Acaba kullandığı gübreyi , ilacı bilmeden mahsulüne tatbik eden çiftçinin bizleri bilmeden zehirlediğinin farkında mıyız

Geçen sene Avrupa’dan hormonlu diyerek iade edilen biberler üzerine –pek bilgiç- gazetecilerimizin sansasyonel hormon iddialarıyla ortalık karışmıştı. Aslında ülkemizde hormon pahalı olduğu ve tatbikatı bilinmediği için pek kullanılmaz. Öte taraftan, bir bakıma devlet desteği sebebiyle ucuza gelen gübre ve insektisit (böcek ilaçları) sebebiyle her gün zehirlenme tehlikesi altındayız .Bunları kullanan çiftçinin eğitimini kim veriyor. Gübre ve ilaç imalatçıları. Bunlar ne kadar çok kullanılırsa o kadar çok kazanmayacaklar mı?

Senelerdir Türk çiftçisi ÇİFT SÜRMEYİ BİLMEZ dedikçe bana kızanlara şaşıyorum. Çift sürmek, yani toprağı işlemek tarım üretiminde Ç harfinin çengeli kadar bile değildir. Çiftçi üzerinde çalıştığı toprağı bilebilmek için fizik, kimya, yetiştirdiği mahsuller için biyoloji, hayvanlardan verim alabilmek için zooloji, iyi ürün için mikrobiyoloji, işlerini zamanında ve ekonomik yapabilmek için de tarım makineleri teknolojisi ve tamirini, bol mahsul için meteoroloji bilmek zorunda değil mi ? Bütün bu saydıklarımın hiç birine sahip olmayan köylümüzün tembelliği ve cahilliğine kafayı takıp suçu onların üstüne atmakla sorunları çözmüş olur muyuz ?

Toprağı hangi derinlikte, ne yönde süreceğini bilmeyen köylüye yılda KIBRIS adası büyüklüğünde toprak kaybımızın olduğunu söylesek ne yazar.? Anızları yakmayın diye yalvarsak ne yazar ? Anızları yakmayın diyen Ziraat Fakültesi profesörleri fakültelerinin arazilerini anızları yakmadan işleyebiliyorlar mı ? Anızları ve bitki artıklarını yüzeye yayarak toprağı işleyen makine ve ekipmanlar konusunda bir çalışmaları var mı ?

Köydeki evimin bahçe duvarları üzerinde kiremit bile olmayan samanlı kerpiç duvarları elli senedir bütün tabiat şartlarına direniyor. Anızları yakıldığı için en hafif yağmurlarda kendini tutacak bitki artıkları kalmayan topraklarımızın boz-bulanık akarak denizlere gitmesinin vebali, kendisine hiçbir şey öğretilmeyen köylümüz değil, kendini aydın sanan ama gereğini yerine getirmeyen SANAL AYDINLARINDIR:

Berber çırağının ustura kesiği, KIBRIS adası kadar toprak kaybından daha büyük olmalı ki, tarım eğitimine berber çırağına verildiği kadar ilgi gösterilmez. Çünkü, çiftçilik kolay savur savur at ambara!

On-on beş milyarlık arabanızı ehliyetsiz bir şoföre, veya kırk elli milyarlık bir tezgahınızı bonservisi olmayan bir ustaya teslim eder misiniz ? Benimkisi de hakikaten deli saçması işte. Bir iki ufak çizik için berber çırağının koltuğuna oturmayan akıllı adam bu söylediğim densizlikleri yapar mı ?

Kıbrıs adası büyüklüğünde toprak kaybı kimin ?

Herkesin !

Herkesin olan şey kimin umurunda ?

Hiç kimsenin!

İlaç ve gübre zehirlenmesi kimin umurunda ?

Eh, belki canı tatlı olan zenginlerin !

Bundan on beş yıl kadar önce Londra’ya giden bir yeğenimiz: Londra’da kurtlu elma sağlam elmadan daha pahalıya satılıyor dediğinde benimle alay ediyor zannıyla kızmıştım. Anladı ve izahını yaptı: Sağlam elmada kurt bulunmadığına göre kurdu öldüren ilaç yapılmış olabilir, o beni de zehirleyebilir. Diğer elmadaki kurt yaşadığına göre ilaç yapılmamıştır. Öyleyse onda zehirleme tehlikesi yoktur.

AB ülkeleri TABİİ GIDA veya biyolojik mücadele konularında çok hassas. Gümrüklerine giren tarım ürünlerini anında test edip normlarına uymayanları hemen geri çeviriyorlar. Hele ilaç kalıntılı ürünlerde son derece duyarlılar. Bizim İznik’in Müşküle üzümü bütün ikazlara rağmen bakırlı ilaç kullanma inadı yüzünden Avrupa pazarlarından silindi.

Üretim ve eğitim ilişkisi:

Bir tarihte, Bursa’daki işyerlerinin yıllık genel kurulları için geldiğinde rahmetli Vehbi Koç, çalıştığım firmanın müdüründen kendisine rapor okumak için bir eleman istemiş. Ben görevlendirilmiş ve kaldığı Çelik Palasta birkaç gün çalışarak kendisini yakından tanımıştım.

Bir yorgunluk çayı içerken, Size bir şey sormak istiyorum,amma diyerek tedirgin bir ifade takındım. .Sorsana ikazına İyi de sizi kızdırmaktan da korkuyorum diyerek tahrik etmeye çalıştım. Korkuyorsan niye soruyorsun öyleyse deyince de Merakımdan da çatlayacağım ama sözüm üzerine gevrek gevrek gülmüş ve sor, bakalım sor diye destur vermişti: Sizin yüzlerce fabrika ve işletmeniz var ve bunların müdür, müdür muavinleri ve idare heyeti üyeleri varken filanca firmaya, filanca devlet dairesinden yaşı yetmiş, bana göre işi bitmiş birini genel müdür tayininizdeki tercih sebebiniz neydi dedim.

Güzel soru dedikten sonra bir müddet sustu ve dört yıl iktisat okumuş bendenize öyle bir iktisat dersi verdi ki hala unutamam: Türkiye’nin bir numaralı zengini, Ben denemeye tahammül edecek kadar zengin değilim ! Eğitim ve deneyimin iş hayatındaki rolünü bundan daha güzel ifade edecek söz bulunamaz sanırım.

Ülke nüfusunun neredeyse yarısını teşkil eden köylümüze Devletimizin verebildiği eğitim, neye yaradığı hiç sorgulanmayan ilk öğretim de dahil koskocaman bir hiçtir. Özel teşebbüsün iş yerlerine işçi veya eleman alırken nasıl kılı kırk yardığını biliriz. Sıradan işçilerde bile ilk okul diplomasının yanında çıraklık, kalfalık diplomaları yanında bonservis aramıyor muyuz? Hele daha teknik konularda üniversite diplomaları yanında doktora ve yabancı dil vasıflarını tercih etmiyor muyuz?

Köylümüze, askerlikte eve mektup yazmak, köye gelen resimli gazeteleri okumanın haricinde hiçbir şeye yaramayan ilkokul eğitiminin haricinde çiftçilikle, mesleğiyle ilgili, eğitimi bırakın hiçbir öğretim verilmemiştir. Halbuki, ÜRETİM TEKNİK BİLGİ ile mümkündür. Ülke nüfusunun yarısına üretim konusunda bilgi vermeyen DEVLET, bilgi vermek için çırpınanları da zaman zaman düşman görmektedir.

Türkiye’nin ilk elektriğe kavuşan köylerinden biri olan Bursa merkez Panayır Köyünde, köyün ve köylünün kalkınmasında çalışmaları bir sisteme bağlamak üzere kurduğumuz Derneğin bağlı olduğu Dernekler masası komiserinin azarlamaları yüzünden vazgeçmek zorunda kalmıştık. SİVİL TOPLUM KURULUŞLARINI suç mahalli gören merkezci ve şüpheci zihniyet TOPLUMSAL SİNERJİYİ yok etmektedir. Dolayısıyla herkes, her şeyi devletten beklemekte, DEVLETİ BABA bilmektedir.

Tarımımızın birinci hastalığı CEHALETİN müsebbibi, EĞİTİM vermeyen ve verdirmeyen DEVLETTİR.

Miras hukukumuz toprağın parçalanmasını teşvik etmiş; siyasilerimiz Batıda yüz elli yıldır parçalanmayı önlemeye uğraşanların aksine çalışmışlardır. Arazi küçüldükçe, mekanizasyon imkansız hale gelmiş, dünya şartlarında ve fiyatlarında üretim yapamadığımız için de rekabet edemediğimizden bırakın dış pazarları dahili pazarları bile –sanayi ülkeleri olan- AB ve ABD’ye kaptırmış bulunuyoruz. Pazarları gümrüklerle korumak mümkün değildir.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan beri zaman zaman yetmeyen tahıldan sonra neredeyse on beş yıldır ET ve SÜTÜMÜZ dışarıdan geliyordu. Birkaç senedir de kuru fasulye, nohut, mercimek, pirinç, pamuk ve tütün de ithal edilmeye başlandı. Yakında şekerimizi de ithal eder, köylünün ensesinde boza pişirmeyi marifet sayarak dünyanın en pahalı şekerini üreterek pancarcılığı bu günlere getiren PANCAR DESPOTLARINDAN da kurtuluruz.

Küçülmenin ve parçalanmanın müsebbibi de gerekli hukuki düzenlemeleri yapmayan DEVLETTİR. Sanayi ve ticarette olduğu gibi tarımda da VERİMİN teknolojik yenilik ve mekanizasyondan geçtiği dünyaca bilinmesine rağmen bizde tersi yapılmıştır. Köylünün köyünde tutulması, şehirde ona iş ve aş bulma derdinden kurtardığı gibi siyasilerimizin de en ucuz oy deposu olagelmiştir. Ufak tefek teşvikler köylüyü DEVLET BABADAN beklentiye sokmuş, neticede üretime faydası olmayan teşvikler, devleti de iflas noktasına getirmiştir.

Devletin, EĞİTİM ve MİRAS hukukundaki iki hatası, köylümüzün FAKİRLİĞİNE neden olmuş, nüfusumuzun yarısının CEHALET ve FAKİRLİĞİ milletimizin bu gün içine düştüğü çaresizliğin nedenidir. Köylü cahildir, kabul ama suç kendisinin değil, onu cahil bırakanındır. Köylü tembel diyenlere, nasıl çalışacağını öğrettiniz mi diyorum.

Karadeniz bölgesi için geliştirdiğimiz bir yem kırma-silaj makinesinin tanıtımı için Rize’ye kadar gitmiştik. Bölge illerinin hepsinden ikişer kişinin katıldığı Samsun Tarım İl Müdürlüğünün silaj eğitiminin ertesindeki bu seyahat bizim için iyi bir fırsattı. Bölgede uzun yıllar hizmet etmiş Bakanlığın üst kademe bir bürokratının tavsiyesiyle Tarım İl ve İlçe müdürlüklerine uğrayarak Rize’ye gittik. Trabzon’da silaj kursuna gitmiş elemanlardan biri makinemizi ve çalışmasını görmek üzere arabamızın yanına geldiği halde, diğeri dairedeki bilgisayardaki iskambil oyununu bırakmaya kıyamadı. Çalışanla, çalışmayanı ayırt edemeyen DEVLETTEN bir şey beklemek abestir.

Rize’de kursa iştirak etmiş yeni mezun, heyecanlı bir hanım kızımız bizi karşıladı. Samsun kursunun tatbikatını sorduğumuzda; yüz altmış bir kilo silaj yapabildiğini söyledi. Yanlış mı anladık ki diyerek yüz altmış bir ton herhalde sözümüze karşı, hayır, hayır yalnızca yüz altmış bir kilogram dedi. Nasıl olur, bu kadar az malzemeyle silaj olmaz. Bir ineğin bir haftalık yiyeceği bile değil, niye bu kadar az sorumuza: Ne yapayım, koçanlı mısır veren olmadı. Verenin de bu kadar mısırı vardı zaten demişti. Koçansız mısırlardan niye yapmadınız ki soruma, dünyanın en acayip sözünü duymuşçasına baktı. Karadenizli koçanı alınmış, sonradan kurumuş mısır saplarını hayvanına yedirmiyor mu ki şaşıyorsunuz. Başlangıçta koçansız mısır sapı silajına alıştırsanız Rize’li ileride mısırın koçanlısını da size verirdi. Kaldı ki koçansız mısır silajı içine buğday, arpa, yulaf gibi taneler katarak silajı zenginleştirebilirdiniz. Korkarım yaptığınız bu ilk silaj çok az olduğundan kenarından köşesinden hava alacağı için bozulacak ve silaj heyecanı Rize’de uzun yıllar yaşanamayacaktır.

Teşhisim doğru çıktı ve bölgede –Samsun hariç- hala silaj yapılmamaktadır. Taşın altında eli olmayan memurun köylüye bir faydası olmadığı gibi yanlış tatbikatlar yüzünden bazen uzun yıllar o konuda ilk menfi hüküm sürer gider.

1971 yılında ilk silaj denemem sırasında rahmetli Babam, Hacı Faik’ler gibi gübre yaparsın demişti. Konuyu araştırdığımda l951 yılında Marshall yardımıyla gelen silaj makineleriyle yapılan ilk denemelerdeki başarısızlık, çalışkan ve yeniliğe açık Hacı Faik’i bile bu konudan soğutmuş. Ayrıca Panayır Köyünü bırakın, Bursa’da silajın yirmi yıl geri kalmasına sebep olmuş . Taşın altında eli olmayan, çalışanın mükafatlandırılmadığı, tembelin cezalandırılmadığı memurlarla köylümüzü kalkındırmak imkansızdır.

Bunlara benzer yüzlerce misalle karşılaştığım için, DEVLETTEN veya devlet memurundan ümidim kalmadı. Devletin bu güne kadar takip ettiği sistemin bizi getirdiği yer başarısızlık. Aynı reçetede ısrar hastayı kaybetmek demektir.

Eğitimsizlikten doğan CAHİLLİK ile miras hukukumuz sebebiyle arazi parçalanmasının yarattığı küçülme MAKİNELEŞMEYİ imkansız kıldığından nüfusumuzun yarısı diğer yarısını besleyemediği gibi kendi aç kaldığından çareyi kaçak yollardan -EGE sularında boğulma tehlikesine rağmen – GAVUR memleketlerine kaçmaya çalışmaktadır.

İşin en ilginç tarafı tarım ürünleri pazarında fiyatlar, dünya fiyatlarının çok çok üzerinde olmasıdır. Buna rağmen köylü yine de geçinemiyorsa konunun VAHAMETİ ortadadır.

Devletten ümit beklenemeyeceğine göre bu çarpıklığı düzeltecek birilerinin olması gerekir. Sivil toplum kuruluşlarının suç mahalli görüldüğü ülkemizde bu işi üstlenecek BABAYİĞİT bulmak da zor. Öküz altında buzağı arayan şüpheci, devleti koruma ve kollama kültürüyle yetişmiş kadroların bile itimadını kazanmış sivil toplum kuruluşlarına büyük iş düşüyor.

Cehaleti kaldıracak eğitimi vererek, birleşerek büyüme ve büyümenin makineleşerek kazandıracağı verimi sağlayacak gönüllü sivil toplum kuruluşlarıyla başarı çok çabuk yakalanabilir. Çünkü köylümüz başarıya hasrettir. Köylü tembeldir diyenlere, çalışma öğretildiği zaman ne harikalar yaratılabildiğini bu konudaki diğer yazılarımı topladığım www.impex-world.com/ziraat sitemde okumak mümkün. Ancak bazı kuruluşlarımızın büyük gayretlerine rağmen köylümüz üzerinde varlık gösterememelerinin sebeplerini irdelemek isterim.

Tarım üretimini iki ana başlıkta toplamak mümkündür:

1-Devresel ürün yetiştiriciliği,

2- Devamlı yetiştiricilik.

Tahıl, sebze-meyve yetiştiriciliği yılın belirli zamanlarında yapılan faaliyetlerdir. Dolayısıyla ekim, dikim ve hasat haricinde hemen hemen neredeyse boş oturulur. Biz öylesine zengin bir ülkeyiz ki, nüfusumuzun yarısını boş oturturuz. Yılın 35-37 günü işi olan tahıl üreticisinin 330 gününün hesabını kale almayız. Öte taraftan yılın her gününde çalışılan hayvancılığı es geçeriz veya hayvancılara akla hayale gelmedik işkenceler uygularız.

Demirel’in politikaya ilk girdiği, Adalet Partisine Başkan olduğu yıllarda seçim gezileri için Orhaneli’ye geldiğinde yörenin partilileri bir Dağlı Anasını; Bu bizim Orhaneli’nin ve de Partimizin Anasıdır diye tanıtırlar. Fadime Ana, şöyle alıcı gözüyle süzdüğü Demirel’e, A oğul pek de gençmişsin. Biraz daha okuyaydın da kolcu olaydın ya demiş. Dağ, orman köylülerinin ormancılar ve orman muhafaza memuru olan kolculardan çektiğini -tegafülden gelerek- bundan güzel nasıl anlatılır.

Cumhuriyetimizin kuruluşunda bu günkünün iki misli olan ormanlarımızın, yarıya inmesine orman suçu sebebiyle ailesinde hapse girmemiş kimse kalmadığı halde mani olamamışız. Orman edebiyatı ile ormanı korumak mümkün değildir. Sistemdeki hatayı bulmadıkça ormanları kurtarmak , orman içi köylüleri huzura kavuşturmak, dolayısıyla erozyonu önlemek hayaldir.

Zaten kıt kanaat geçinebilen orman köylüsünün elinden –ormanı korumak bahanesiyle – keçesini aldık. Yerine hangi hayvanı verdik ? Evine, ağılına hapsettirdiğimiz hayvanlarına bir kucak ot yolmaya çalışanı da ormana zarar veriyor diye mapusane damlarına kapatmadık mı ?

On-on iki senedir dünya fiyatlarının dört misline satılan et probleminin sebeplerini araştırmadık. PKK taşeronluğuyla gelen, karı bize kurşun olarak dönen canlı hayvan kaçakçılığını yaratan sebepleri deşifre edemedik. Yirmi yıl evvel bizden giden kaçağın tersine dönüşünü göremedik. Polisiye tedbirlerle ekonomiyi düzeltebileceğimizi sandık.

Köylümüzün devamlı gelir kaynağı hayvancılığımızın çöküşü, diğer tarımsal konuları da etkisi altına aldı. Bazıları hayvancılığın çöküşünü terörün kaynağı sayarken, bazıları da terörün hayvancılığımızı bitirdiğini iddia ederek; yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan muhabbetine başladı.

Aslında çöküş, dünya fiyatlarıyla ve dünya kalitesinde hayvan ve hayvan ürünleri üretememekten geliyor. Çocukluğumuzda filmlerde Amerikan kovboylarının at üstünde sığır sürüleriyle yaptıkları hayvancılığı ve büyüklüğü gördükçe şaşırırdık. Neredeyse bir asır evvelki kovboy hayvancılığı orada da kalmadı. Hayvanlar artık ot aramıyor, ot hayvanın önüne gidiyor.

Ve Amerikalı, Avrupalı bir dolara et satıyor. Bendenizde havadan çekilmiş beş milyon başlık silajı, yemi, suyu otomatik olarak hayvanın önüne giden çiftlik resmi var. Bazıları hemen onları devletleri destekliyor diyeceklerdir. Bana göre onlar desteği analarının ak sütü gibi hak ediyorlar. Çünkü yukarıda değindiğim gibi beş Avrupalı doksan beş kişiyi, 1,8 Amerikalı, 98,2 kişiyi besleyebildiği halde, bizde 48 köylü 52 kişiyi besleyecek tarımsal ürünü yetiştiremiyor. Üretimi yalnız parasal desteğe bağlayanların yanıldığı nokta da burada başlıyor.

Nüfusun neredeyse yarısını, diğer yarısının vergileriyle toplanan parayla desteklemek akıl karı mı ? AB ‘nin bütçesinin % 54’ünü tarımı sübvansiyonunda kullandığını söyleyerek, demagoji yapmış olmuyor muyuz ? Sanki bizim elimizi tutan mı var ? İki yıldır Dünya Bankası kanalıyla gelen DOĞRUDAN GELİR desteği adıyla dağıtılan paraların neye yaradığını hep birlikte göreceğiz. Ürün fazlalığı sebebiyle Batı dünyasının üretimi kısmak, dengelemek için ihdas ettiği doğrudan gelir desteğiyle, üretim azlığından şikayet edilen ülkemizde; tarımımızın tamamen çöküşünü bir-iki yılda görürüz.

 

 

ABD ve AB’de tarım gelirlerinin % 80’i hayvancılıktandır. Ülkemiz de ise bu % 18’dir. Hayvancılık haricindeki tarım faaliyetlerimizde iyi-kötü makineleşme yaygınlaşmış, el emeği yoğun sebze ve meyve üretiminde hala özel konum sebebiyle ihracatımız bile devam etmektedir. Ev ekonomisi safhasını atlatan konularda dünya şartlarında üretimi yakalayanlar rahatlamış görünüyorlar.

Hayvancılığımız, ev ekonomisi safhasını atlatamamıştır. Atlaması da çok zordur. Çünkü hayvancımız, hayvancılığı diğer tarım faaliyetlerinin yanında ikinci bir iş olarak yapmakta, konunun gerektirdiği yatırımı gerçekleştirememektedir. Hatta hayvan, köyde erkeğin değil kadının malı ve işi gibidir.

Hayvancılıkta modern teknik ve teknoloji parkı, diğer tarım kesimine göre daha pahalıdır. Yerli üretim hayvancılık makine ve ekipmanları kötü birer Avrupa kopyasıdır. Beş dönüm tarlası için traktör alan köylü üç-beş hayvan için silaj, değirmen, balya, çayır biçme makineleri alamamaktadır. Bursa yöresinde bu makine parkı, Tarım İl Müdürlüklerine, İl Özel idaresince teşkil edilmiştir.

Fakire yemesi için balık değil, balık tutması için olta verin; hatta bir adım daha giderek olta ile balık tutmayı öğretin denmiştir. Bursa yöresinde hayvancılara kullandırılan silaj makineleri, maliyetlerinin 36 kat üstünde bir verim sağlamışlardır. Ancak, makinenin arkasında düşe kalka yüksek tansiyonuna bakmadan, öleceğini düşünmeden çalışan idealist memuru her zaman bulamayabilirsiniz. Fransa, Almanya, İtalya belki idealist Fransız, Alman, İtalyan ile ilerlemiştir. Ama, AB hiç kimsenin idealizmiyle ilerlemiyor, ilerleten sistemdir. Bursa Tarım İl müdürlüğünün eski başarısını devam ettirememesi; çalışanı takdir, çalışmayanı tekdir sistemine oturtamamasından gelmektedir.

Buğday, pancar, tütün, pamuk gibi ürünleri stratejik ürünler gören ve ucuz köylü edebiyatı yapanların, eyvah hayvancılık öldü çığlıklarından ve – ezberci- destekleme yapılmalı laf salatasından öte geçmemektedir. Batı dünyasındaki ölçülerin minyatürleri seviyesine düşmüş hayvancılığımızı ayağa kaldırabilmek için uzun yıllardır dillendirdiğim hayvancılık sempozyumunun beklentisi içindeyim. Yazılarımda fikirlerimin ve çözüm önerilerimin tenkidini yapabilecek –taşın altında eli olan- adam arıyorum.

Televizyon haberlerinden takip edebildiğim kadarıyla Avrupa’daki şap salgını sırasında çiftliklerin ortalama hayvan sayısı dört yüz idi. Bizde hayvancılığın en çok geliştiği ve Karacabey Harası ile Gönen TİM çiftliğinin ortalamayı yükselttiği Marmara bölgesinde ortalama sayı maalesef on ikidir.

Yukarıda değindiğim gibi hayvancılık tarımın DEVAMLILIK arz eden nadir faaliyet alanlarındandır. Dolayısıyla devamlı eğitimi kaldırabilecek, finanse edebilecek bir yapıya sahiptir.

Küçük ve parçalanmışlığı BİRLEŞEREK büyütmek mümkündür. Ancak, büyütme için ille de kooperatifçilik diyerek dayatmanın nice zararlara sebep olduğunu yazılarımda hep anlatmışımdır. Kaldı ki bir köyde –öldürsen – bir araya gelmeyecek şahısları toplamaya çalışmanın nice hayırlı işleri önlediğini hep görmüşüzdür. Ayrıca, MUHTAR; ÖĞRETMEN; İMAM üçlüsünün birleştirici vasıflarından ve sinerjisinden faydalanmak gerekir. Aynı köyde ANLAŞABİLENLERİN ayrı ayrı kuracağı -adına ne derseniz deyiniz – üretim ortaklıkları bir YARIŞA da vesile olacaktır.

Ortaklığı bilmeyen ve dolayısıyla da sevmeyen CAHİL köylünün ortaklığa alışabilmesi ve ortaklığın kazançlı olduğunu öğrenebilmesi –ilk başta- psikolojik şoka bağlıdır. Tek başına edinmesi mümkün olmayan hayvancılık makine ve ekipmanları hizmeti verebilecek bir SİVİL TOPLUM KURULUŞU ilk şoku yaratabilir Ancak makine parkı mülkiyeti ve çalıştırıcılığı daima sivil toplum kuruluşunda kalmalıdır.. Şokun ikinci ayağı köylünün –oldum olası en zorlandığı- pazarlama konusunda ayağı yere basan bir sistem kurulmasına bağlıdır

Tarım ürünleri toptan, perakende ticaretçileriyle, sanayicilerinin devamlı şikayet konusu yeterli, standart, düzenli ve istikrarlı bir fiyatla mal temini değil midir ? Sivil toplum kuruluşu bu aracı ve köylüyü aynı çizgide niye buluşturamasın ki !? Öteden beri bizde ÜRETİCİDEN-TÜKETİCİYE sloganıyla zincir büyütülmeye çalışılmıştır. Modern toplumlarda aracısız bir kilo domatesin bile üreticiden tüketiciye ulaşması mümkün değildir. ORTAKLIĞI bilmeyen ve SEVMEYEN ve hatta KORKAN bir cemiyetin insanlarıyız. Upuzun zincirlerle bağlanmaktansa, kısa kısa zincirlerle ALIŞMAK gerekir diye düşünüyorum.

Hayvancılık ürünlerinden ET, SÜT, DERİ, SAKATAT ticaretiyle uğraşan – belki başta idealist- esnafın finanse edeceği veya bir miktar ortak olacağı küçük ortaklıklar ve onları destekleyecek makine parkı ile bir sivil toplum kuruluşu olarak TEMA VAKFI – rüyalarıma giren – tarımdaki İSTİKLAL SAVAŞINI başlatabilir.

Yılda ortalama 1200 baş sığırın silajını yapacak bir silaj makinesinin, bir dağ kasabasını köyleriyle birlikte nasıl cennete çevireceğini hayal edebiliyor musunuz ? Kazancı yükselen ve devamlı eğitim aldığından tarımın diğer sahalarında eski hatalarını bırakan köylünün orman ve erozyonla derdi mi kalır ?Dağ hayvanlarının lezzetli etinden yapılmış kebap, döner ve şişlerini, peynir, yoğurt ve ayranını otellerindeki turistlere yedirmek için böylesi kuruluşların kapısını aşındırmayacak beş yıldızlı otel idarecisi düşünemiyorum.

Bu fantezilerime gülenlere veya güleceklere, HAYAL ETMEDEN bir yere varmak mümkün mü? Diyorum.

Türkiye’nin her tarafında hayvan yetiştirilebilir. İklim ve bitki örtümüz buna müsaittir. Hele tahıl ülkesi olarak tahılın her çeşidinin yetiştirildiği ülkemizde tahıl silajı ile yapılacak hayvancılık, köyünde geçim derdine düşen, şehre iş ve aş korkusundan göçemeyen köylümüzün, bu krizde rahatlatılması bakımından şarttır. Kaldı ki şehirde bir kişiye iş açabilmek için köye nazaran iki misli yatırım gerekmekte.

Bahsettiğim sistemle hayvancılıkta devamlı gelir kaynağına kavuşacak köylümüzün devresel ürünlerde de eğitimi sağlanacağından geliri katlanacak ve tasarrufları gençlerin şehirlere güvenerek göçmelerine vesile olabilecektir. Tarımın hiçbir şubesi böylesine ENTEGRE bir sinerji yaratacak imkana sahip değildir.

Turizmin yarattığı potansiyel hayvansal ürün talebi hayvancılık sektörünün itici gücünden faydalanmak gerekir. ÖĞRENMEYE, ÇALIŞMAYA ve KAZANMAYA hasret köylümüze bu imkanı verebilecek sivil toplum kuruluşu TEMA böyle bir projeye ilgi duyarsa, kapsamlı ve ayrıntılı, somut projeler sunmaya amadeyim.

Saygılarımla,

Salih MERT

Bursa 02.02.2003

salih.mert@agrosan.net

Tel. (224) 234 4615